May
4
2011

U L U S Ç U L U K

 

Son günlerde, çeşitli kesimlerden birçok kişiyle “ulusçuluk” konusu üzerinde konuşmalar yaptık, tartışmalara girdik.

Akademik unvanları olan, saygın sivil toplum kuruluşlarının yöneticisi durumunda bulunan kimi arkadaşların “ulusçuluk” u yadsıdığını, bu kavramın sanki “devrimcilik”“solculuk” kavramlarıyla çeliştiğini anlatan konuşmalarını büyük bir üzüntüyle karşıladım.

Tam bu sırada Deniz Kavukçuoğlu Cumhuriyet’teki köşesinde “Ulusçuluk, tarihsel olarak kapitalizmin ürünüdür”diyerek(11.Nisan.2011) “ulusçuluk, bugün demogojik nutuk malzemesi olmanın ötesinde bir anlam içermez” savını ileri sürdü.

Daha sonra aldığı tepkiler üzerine 24 Nisan’da, yine Cumhuriyet’teki köşesinde, ulusçuluk ve ulusalcılık sözlerinin “iki farklı terim/kavram” olduğunu savladı.
Devamını oku »

Nis
27
2011

Sayın Orhan Düzgün

(Seçmenden vekiline birkaç soru)

Sayın Orhan Düzgün,

 

Ben yaşı yetmişi aşmış bir TC yurttaşıyım.

12 Haziran 2011 seçimlerinde size oy vereceğim. Çok büyük bir olumsuzluk olmazsa  24. Dönem CHP Milletvekili olarak TBMM’ye gireceksiniz.

İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, CHP’ye içime sinerek oy vermeyeceğim. 

Ülkemin ve ulusumun AKP iktidarınca sürüklendiği karanlık beni öylesine ürkütüyor ki, “ehveni şer” olarak gördüğüm bir partiye oy vermek zorunda kalacağım. Mustafa Kemal’in Sivas Kongresi sırasında, “manda” önerilerine yanıt olarak: “Ehveni şer, şerlerin en kötüsüdür” dediğini de biliyorum.
Devamını oku »

Nis
16
2011

KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE …

(Kuruluşunun 71. yıl dönümü nedeniyle, Tokat Eğitim Sen’in düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma)

 

KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE …

 

Bir zamanlar Türk Ulusu nisan ayında iki bayram yaşardı.

Bunlardan birisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı, diğeri ise dünya ölçütünde bir eğitim girişimi ve yurt kalkınması deneyiminin yasal olarak başlatıldığı “17 Nisan Bayramı” idi.

Ancak 65 yıldır, yani 1946 yılından bu yana her 17 Nisan’da duyduğumuz burukluk ve acı, Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı’nda yeterince sevinç duymamıza engel olmaktadır.

Sömürücü, gerici düzenin tahammül edemeyip kapattığı Köy Enstitüleri’nin amacı, özellikleri, işleyişleri ve kapanış nedenleri hakkında çok şey söylendi, onlarca cilt kitap, binlerce yazı yazıldı, belgeseller çekildi.

2011 yılının nisanında bunları bir kez daha yinelemek, her zamandan daha fazla önem taşıyor. Çünkü bugünkü Türkiye tablosuna baktığımızda gördüğümüz manzara insanın içini acıtmakta ve “Acaba 17 Nisan’da yakılan aydınlanma ateşi söndürülmeseydi, bu manzara aynı mı olurdu?” sorusu aklımıza gelmektedir.

Ülkemizi yönetenlerin tüm yaldızlı laflarına karşın Türkiye çok zor günler yaşamaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinin, Avrupa Birliğinin, Uluslar arası Para Fonu’nun dayattığı politikaları uygulamakla övünenlerin, kör inançları eleştirel akla tercih edenlerin, Atatürk aydınlığından korkanların ülkemize ve ulusumuza nasıl ihanet ettiklerini, bu ülkenin gerçek yurtseverleri tiksintiyle izlemektedirler.

Bir büyük düşünür politikayı, “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” şeklinde tanımlar.

Bakınız, Ekonomik İşbirliği Ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) bu ay içerisinde yayımladığı “Bir Bakışta Toplum” raporunda; Türkiye, işsizlik ve yoksullukta ilk sıralarda yer alıyor.(Cumhuriyet,15 Nisan 2011) Çocuk eğitimine en az parayı biz harcıyoruz. Kadınların doğurganlık oranında en yüksek ülkelerden biriyiz. Türkiye’de ortalama ömür tüm OECD ülkelerinden daha kısa. Diğer OECD ülkelerinde istihdam oranı yüzde 66.1 iken bu oran bizde yüzde 44.3 Yani her yüz kişiden 44’ü çalışıyor veya iş arıyor diğer 66’sı onlardan geçiniyor. Bu tablo, uygulanan politikaların iflası demektir.

Büyük Atatürk 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı tarihî konuşmasının bir bölümünde şöyle diyordu: “Tarih ulusların yükseliş ve çöküşlerinde siyasî, askerî ve içtimaî etmenleri neden olarak göstermektedir. Ben ekonomik etkenlerin bunlardan önce geldiğine inanmaktayım. Türk tarihi de incelendiğinde, ilerleme ve gerileme dönemlerinde hep ekonominin ön planda olduğu görülür. Bunun için Türkiye kanı canı pahasına elde ettiği egemenliğini, dünya barışı düzeni içinde yaşatmak istiyorsa, ekonomide her zaman güçlü olmak zorundadır! Çünkü ekonomik egemenlik olmadan, yönetsel egemenlik olmaz.”

Aradan geçen 88 yılın sonunda Atatürk’ün söylediği bu veciz söz unutulmuş durumda…
Devamını oku »

Nis
13
2011

POLİTİKA…

 Nisan ayı içerisinde hep eğitimle ilgili yazılar yazmayı planlamıştım.

Özellikle, Cumhuriyet Devrimleri içerisinde en önemli yeri kaplayan “köy enstitüleri” konusunu irdeleyecektim. Bu konuyu haftaya erteleyerek bugün “politika nedir, ne değildir” konusunu işleyeceğim.

Bunda, yazılarını büyük bir beğeni ve keyifle okuduğum Sevgili Kadir Özbilgin’in Tokat CHP üzerine üst üste yazdığı yazıların etkisi büyük oldu.

Politika nedir?

Dilimize Fransızcadan giren bu sözcük siyasa, siyaset gibi sözcüklerin karşılığı gibi algılansa da, aslında bunları da içine alan daha geniş anlamlı bir sözcüktür. Çünkü politikanın, siyaset anlamının dışında da anlamları vardır.

Örneğin, politikayı “bir amaca ulaşmak için düşündüğünden başka türlü davranmak, karşısındakilerin duygularını okşamak ya da aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanmak gibi yollarla işini yürütme” anlamında da kullanırız.

Ya da “Türkiye’de eğitim politikaları” cümlesinde olduğu gibi “yol, yöntem” anlamında kullandığımız da olur.

Siyasa ya da siyaset ise “yurt, devlet işlerini düzenlemek için tutulan yol” anlamında kullanılır.

Konunun uzmanları nasıl karşılar bilemem, ben, siyaseti, kısaca “yurt, ulus hizmeti” diye tanımlarım.

Bu arada “Politika, ekonominin yoğunlaşmış, genelleştirilmiş ve sonuçlarına vardırılmış biçimidir” şeklindeki tanım, en beğendiğim ve doğru olduğuna inandığım tanımdır.
Devamını oku »

Nis
6
2011

İ Ğ F A L*

İğfal, araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş’ın son kitabının adı.

 Kitabın alt başlık olarak adı: Avrupa Birliği’nin İğfal Ettikleri

Üç hafta önce bu sütunlarda “Emperyalizm” adlı bir yazı yayımlamıştım. O yazıda: “Ülkemizde olup bitenleri tam kavrayabilmek için emperyalizm olgusunu iyi bilmemiz gerekir”  diyerek, ABD ve AB emperyalizminden söz etmiştim.

Yılmaz Dikbaş, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kimler tarafından ne hale getirilmek istendiğini –aslında ne hale getirildiğini- son derece açık, yalın ve dürüstçe anlatan namuslu aydınlardan biri.

Daha önce yazdığı “Özelleştirme Sömürgeleştirme”, “Gönüllü Devşirmeler”, “Satılık Vatan”, “Avrupa Birliği- Tabuta Çakılan Son Çivi”, “Gaflet Dalalet Hıyanet” adlı yapıtlarında da ülkemiz üstüne oynanan oyunları ve bu oyunların aktörleri olan hainleri anlatan Dikbaş, London University North Western Polytechnic’i ve Leeds Üniversitesi’ni bitirerek Tekstil ve Kimya Yüksek Mühendisi olan bir yurtsever!
Devamını oku »