Şub
13
2012

“EYLEME GEÇEN CEHALET”

             Başlıktaki sözü Goethe’nin “Eyleme geçen cehalet kadar tehlikeli bir şey yoktur” cümlesinden aldım.

Hem Nobel hem de Oscar ödüllü İrlandalı oyun yazarı Bernard Shaw da, “ Hareket halindeki cehaletten daha korkunç hiçbir güç yoktur” der.

Arapça bir ad olan “cehalet” sözcüğünün Türkçe karşılığı, “bilmezlik, bilgisizlik, bilisizlik” tir.

Kuşkusuz ki, bir insan her şeyi bilemez.

En önemli bilgi, insanın “bilmediğini bilmesi” dir.

Bu aynı zamanda o insanı “erdemli” kılan bilgidir.

Sokrates, “Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir” der.

“Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü de Sokrates’e aittir.

Bilmediğini bilen, bilgi edinmek için çaba harcar.

Ya, her şeyi bildiğini zanneden, bilmediğini bilmeyen insana ne demeli?

Bunun yanıtını ise: “Kör cehalet çirkefleştirir insanları!” diyerek Mevlana veriyor.
Devamını oku »

Şub
7
2012

KİTAP OKUMAK

             Yeni yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre Türk halkının %45.5’u hiç kitap okumamış.

Evet,  “Şimdiye kadar hiç kitap okudunuz mu?” sorusuna, neredeyse halkımızın yarısı “hayır” yanıtını vermiş.

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’na göre, Türkiye okuma alışkanlığında, Uganda, Tanzanya gibi ülkelerin de bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor. Yine aynı rapora göre öğrencilerin ders kitaplarının dışında kitap okumadıkları hatta ders kitaplarını bile yeterince okumadıkları belirtiliyor.

Ülkemizdeki kitaplıklar ve kitap sayısı, okuma alışkanlığı üzerine internette bir araştırma yaptım.

Elde ettiğim bilgiler karşısında –ülkem adına- utandım.

“Geçen yılki rakamlara göre; Türkiye de toplam 45 çocuk kütüphanesi, 14 yazma eser kütüphanesi ve 55 gezici kütüphane olmak üzere toplam 1152 kütüphane olmasına karşılık Almanya da 10.531, İngiltere de 4.620, İspanya da 5.209 kütüphane bulunuyor. Türkiye’deki kütüphanelerin 52 si çeşitli nedenlerle kapalı.

            Türkiye’deki kütüphanelerde 13 milyon kitap olmasına karşılık, Bulgaristan da 46 milyon, Rusya da 739 milyon, Almanya’daki kütüphanelerde 104 milyon kitap mevcut.

            Türkiye de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 493 bin 500 iken, İran da 7 milyon, Fransa da 16 milyon, İngiltere de 35 milyon kütüphane üyesi bulunuyor.

            Almanya da 7 bin 500 kişiye 1 kütüphane düşerken, Türkiye de 68 bin 500 kişiye 1 halk kütüphanesi düşmektedir.

            Almanya da halk kütüphanelerinde çalışan kütüphaneci sayısı 8 bin 337, Fransa da 7 bin 88, İngiltere de 6 bin 978, İspanya da 3 bin 794, Türkiye de sadece 333 kişidir.

            Japonya da toplumun yüzde 14 ü, Amerika`da yüzde 12 si, İngiltere ve Fransa da yüzde 21 i düzenli kitap okurken, Türkiye de yalnızca binde 1 kişi kitap okuyor.

            Bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor.

            Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumda

Bir yılda, ders kitapları hariç Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise 6 bin 31 kitap yayımlanıyor.

            AB ülkelerinde yıllık kitap harcaması 500 dolarken Türkiye’de 2 dolar.”
Devamını oku »

Şub
1
2012

TUZ KOKARSA!

   Bilinen sözdür: Kendisinden beklenen görevi yapmayan, yetkisini kötüye kullanan insanlar için,

“Et kokarsatuzlarsın ya tuz kokarsa!” denir.

            Uzunca bir süredir ülkemizde olup bitenler karşısında insanlar bu sözü söylüyorlar.

Et neden kokar? Üzerinde oluşan bakteriler yüzünden!

Tuz, bakteri üreyen ortamı yok ettiği için kullanılır.

Peki, ya tuz kokarsa?

Devamını oku »

Oca
29
2012

CEMALETTİN AYKIN

Image

 CEMALETTİN AYKIN

 

İnsan, çok sevdiği bir yakınını kaybedince neler hisseder?

Bunu sözcüklerle anlatmak çok zordur.

Yaşasaydı, bugün 40 yaşında olacak olan büyük oğlumu kaybettiğimde ölmek istemiştim.

Babamı kaybettiğimde ise büyük bir “boşluk duygusu” yaşamıştım.

Günlerce, gökyüzüne fırlatılmış bir uydudan evrenin derinliklerine düşmüş, basacak yeri, tutunacak dalı kalmayan bir insan gibi dolaşıp durmuştum.

O’nun yüzü, davranışları, sesi, özellikle gülüşü, bir mermere nakşolunmuş kabartma bir tablo gibi gözlerimin önünden hiç kaybolmamıştı.

Aynı duyguyu ilkokul öğretmenim Ferit Günal’ı kaybedince de yaşamıştım.

Nazım Hikmet ölümü şöyle anlatır:

 

“Paydos” diyecek bir gün bize tabiat anamız,

“Gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”

Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

Görmeyen, konuşmayan düşünmeyen hayat…

  Devamını oku »

Oca
22
2012

HASAN FERİT GÜNAL

F.Günal & H. Karslı

İnsan babasını kaybedince neler hisseder?

Ben, babam öldüğünde büyük bir “boşluk duygusu” yaşamıştım. Günlerce, gökyüzüne fırlatılmış bir uydudan evrenin derinliklerine düşmüş, basacak yeri, tutunacak dalı kalmayan bir insan gibi dolaşıp durmuştum… O’nun yüzü, davranışları, sesi, özellikle gülüşü, bir mermere nakşolunmuş kabartma bir tablo gibi, gözlerimin önünden hiç kaybolmamıştı.

20 Eylül 1998 pazar günü, -yani bundan 11 yıl önce- dostlarımla buluşacak, eylülün hüznüne inat, şiir, müzik biraz da politika dolu bir gün geçirecek, iki tek atarak bir öğle rakısında Mehmet Kemal’i anacaktık.

Sabahın ilk telefonu çaldığında, coşkuyla kaldırdığım almacı (ahizeyi) uzun süre yerine koyamadım. Sezai Tahmisçioğlu: “Hami Ağabey, eniştemi kaybettik” diyordu.

Benim öğretmenim, ikinci babam ölmüştü. Bir dostu beklerken, bir büyük, bir “kadim dostu” yitirmiştim.

 

F.Günal & K.Karslı

*

     Bir ozan, ölümü şöyle anlatır:

“Paydos” diyecek bir gün bize tabiat anamız,

“Gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”

Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

Görmeyen, konuşmayan düşünmeyen hayat…

 

Ferit Bey bahçesinde

Ben, Koca Şair’in aksine, yeryüzünde iken üretken bir yaşam sürenlerin, yeryüzünden ayrıldıktan sonra da “gördüklerine, konuştuklarına, düşündüklerine” inanırım.

Gölgesinde oturduğumuz ağaç, bize, kendisini yetiştiren insan adına bir şeyler söylemez mi? Dinlediğimiz müzik “bestekârı” adına konuşmaz mı? Okuduğumuz bir kitap, yazarı adına bizi düşündürmez mi?

Hasan Ferit Günal benim ilkokul öğretmenimdi.

Ferit Bey Gaziahmet İ.O.

Ne gariptir ki, yüksek öğrenimim de dahil, tüm öğrenim gördüğüm süreçte, hiç unutmadığım yıl 1949 yılıdır.

O yıl ilkokul ikinci sınıftaydım ve öğretmenim –yaşamı boyunca hep güzel şeyler üreten- Hasan Ferit Günal’dı.

Şu anda, ince uzun parmaklarıyla tuttuğu kemanından dökülen o güzelim klasik okul şarkılarını tekrar duyar gibiyim.

“Gölgeler ne hoş, büküle büküle iniyor karşı yamaca bu akşam,

Ben de şu kumral ince kâküle, ruhumla böyle süzülüp karışsam, gölgeler gibi büküle büküle…

Bahçelerde son güller dökülüyor, ömrümüz gibi bahar da geçici.

Sevgilim, şimdi ne hazin gülüyor, o koyu yeşil gözlerinin içi…

Yeşil bir mehtap ruha dökülüyor.”

 

Ferit Bey Hami Karslı’yla

Evet, benim değerli öğretmenim, Sevgili Ferit Bey Amcam, “bahçelerde son güllerin döküldüğü” bir günde, “ömrün bahar gibi geçici” olduğunu kanıtlarcasına, “koyu yeşil gözleri hazin hazin gülen”  sevgili eşi Sıdıka’nın yanına gitti.

Eylülün yaz günlerinden ödünç aldığı sıcak bir pazar sabahı, O’nun yatak odasında, bir battaniyeye uzatılmış, çenesi bağlı, cansız, çelimsiz vücuduna son defa bakarken, sanki büyük oğlu Eser’le bana: “Haydi çocuklar, anneniz Sıdıka’nın o çok sevdiği Refik Fersan’ın “acemkürdi” şarkısını söyleyelim” diyor ve kemanını çenesine dayayıp bir taraftan da mırıldanıyordu: “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız / Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız / Gel çıt bile yok, korkma, benim bahçede yalnız / Ölgün ışıyor, varsa henüz bir iki yıldız”

*

O, bütün derslerini, bir müzik dersi güzelliği içinde işler, bize yaşamı, güzelliği, üretken bir insan olmanın onurunu ve erdemini öğretirdi.

Andre Maurois, “Yaşama Sanatı” adlı yapıtında “Yaşlılık artık geç kalındığı, oyunun oynanmış ve sahnenin başka bir kuşağa geçmiş olduğu duygusudur. Yaşlılıkta asıl dert, insanın gücünü yitirmesi değil, kendisini koyvermesidir” der.

Ferit Günal, seksen yaşını geçtiği yıllarda bile, gençlerle “musiki dernekleri” kuran, sahneye çıkan, konserler veren; sağlıklı yaşam koşularına katılan; ulusal bayram törenlerini hiç kaçırmayan, yaşamla bağını hiç koparmayan bir insandı.

Bir Cumhurbaşkanının ayağında şortla askeri birlik teftiş ettiği ülkemizde, O seksendokuz yaşında bile günlük tıraşını ihmal etmeyen, kolalı gömleğini, kravatını takmadan insan içine çıkmayan bir dinazordu.

Öğretmen arkadaşı Halis Özden’in oğlu Yekta Güngör Özden, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken kendisini ziyarete geldiğinde, onu kapıda karşılamış ve arabasına kadar giderek yolcu etmişti. O gerçek büyüklüğü insanları sevme ve onlara saygı göstermede bulurdu.

Ferit Bey Üsküdar’da

*

Hasan Ferit’in babası Halil Hulûsi Efendi, 2. Abdülhamit’in koyu bir baskı rejimi kurduğu yıllarda filizlenen “İttihat ve Terakki” cemiyetinin çevresinde toplanan Harputlu muhalif aydınlardandı. Beşinci çocuğu Ferit, Kanun-u Esasi’nin yeniden yürürlüğe konduğu 1908’den bir yıl sonra doğmuştu. Memlekette bayram havası vardı. Hasan Ferit Meclis’in tekrar kapatıldığı 1918 yılına kadar -9 yıl-  anayasalı ve parlamentolu bir dönemde geçirdi çocukluğunu.

Babası avukattı. En büyük iki ablası ölmüşlerdi. Büyük ağabeyi Turhan, öğretmen, bestekâr, müzisyendi. İstanbul’a nakletmiş, Erenköy’de bahçeli bir ev almıştı. Daha sonraları soyadı kanunu çıktığında –Haziran 1934’te-  “Tansel” soyadını almış, Mediha isimli bir kızla evlenmişti. Suadiye’de, yapımı için arsasını bağışladığı bir okula onların adı verilmişti. Turhan Mediha Tansel İlkokulu şimdi duruyor mu, bilmiyorum.

Küçük ağabeyi Zeki, uzun bir süre Amerika’da kalmış, ticaretle uğraşmış, İstanbul’a dönerek o da Erenköy’de bir köşk almıştı.

Kendisinden bir küçük kardeşi Niyazi öğretmen okulunda iken hastalanıp ölmüş, en küçük kardeşi Vahdettin ise öğretmen okulunu bitirerek, çok uzun bir süre Tokat’ta öğretmenlik yapmıştı.

Halil Hulûsi Efendi, oğlunu ziraatçı yaparak yanında alıkoymak istiyordu. Bu nedenle  parasız yatılı (leyli – meccani) olarak, Ziraat Vekâleti Çorum Mıntıkası Ziraat Mektebi’ne verdi.

Gölgeler ne hoş

15 Temmuz 1928’de en iyi derece (aliyy-ül âlâ) ile bu okulu bitiren Hasan Ferit bir ziraatçı olarak memleketine dönmek istemiyordu.

Ülkede hızla gerçekleştirilen devrimler, O’nu çok etkilemişti.

1927’de Gazi Mustafa Kemal, 2. defa Cumhurbaşkanlığına seçilmiş, 1928’de, din kurallarının hükmünü yürütme (Ahkâm-ı Şer’iye’nin Tenfizi) Anayasa’dan çıkarılmış, Millet Mektepleri açılmış, Türk harfleri kabul edilmiş, Atatürk, Sarayburnu’nda yazı devrimini başlatmıştı.

Ferit, bu devrimlerin bir neferi olmak istiyordu. Hemen aynı ay, “Sivas Muallim Mektebi”nde fark derslerini vererek öğretmenliğe başladı.

Yozgat’ın Sorgun İlçesi’nin Yenikışla Köyü’ne atandı, hemen arkasından Niksar’a gönderildi. Tarih 1 Eylül 1928’di.

19 Yaşındaki bu genç, yetenekli muallim, Niksar’ı yurt edinmeyi kafasına koymuştu. “İbiski” köyünde başladığı öğretmenliğe “Ladik” te devam etti. Sonra Niksar merkeze geldi.

1935 yılında, oturduğu kira evinin bulunduğu mahallede, kendisiyle aynı yaşta olan; evlendikten sonra kocası öldüğü için bir çocuğu ile dul kalan çok güzel, çok zeki ve kişilikli bir kadına aşık oldu. Araya birçok insan koymasına karşın, bu güzel genç dulun büyükleri, “Muallime kız mı verilir?” diyerek Hasan Ferit’i reddettiler. Çok duygusal bir yapıya sahip olan genç muallim bu olaya çok üzüldü. (Sonradan o güzel ve zeki dul, aile içerisinde, kendisinden dört yaş küçük bir tüccarla evlendirildi. Çok mutlu bir yaşamdan sonra 1982’de öldü.)

*

Sıdıka & Ferit Evlilik Hatırası

Niksar’da en uzun süre belediye başkanlığı yapmış olan (1923-1935 ve 1941-1946 yılları arası tam 17 yıl) Tahmisçioğlu Hakkı Efendi, çok sevilen, sayılan ve Niksar’ın yapılanmasına imza atmış birisiydi. Niksar Müftüsü olan kardeşi Sait Hoca da, çağdaş düşünceli, bağnazlığa karşı olan birisiydi. Bu ikili, adeta, Niksar’da 1923 devriminin simgesi gibiydiler. Her ikisi de bu muallimi seviyorlardı. Hakkı Efendi’nin 4. karısı Adviye’den (Hanım Yenge’den) olma dört çocuğunun en büyüğü olan Sıdıka 21 yaşına girmiş, mevcut olanaklarla iyi bir öğrenim görmüş, serpilmiş, gelinlik çağına gelmişti. O dönem Niksar’da ortaokul olmadığı için, Amasya’da ev tutarak kızını orada okutan Hakkı Efendi, tanımadığı insanların kızına talip olmasından rahatsızlık duyuyordu. Kızı ile beraber Amasya’ya gönderdiği karısını ve Sıdıka’yı oradan alarak, Üsküdar’da çok iyi bir biçki, dikiş-nakış ustasının yanına göndermiş ayrıca kızını Moda Kız Sanat Enstitüsü’nde okutmuştu. Sıdıka modern giyim-kuşam sanatında usta bir terzi olmuştu.

Hasan Ferit 1939 yılında Sıdıka’yı isteyince, aile meclisi toplandı ve bu isteği reddetmeyip, genç muallime kızlarını verdiler.

Bu evlilikten 1941 yılında Halil Eser doğdu. Aynı yıl, maarif memuru olarak gittiği Reşadiye’de ise 1943 yılında Temel, 1947 yılında da Mehmet Tibet isimli oğulları oldu.

*

H.F.Günal’ askerde

Tibet’in doğumundan sonra döndüğü Niksar’da, Hasan Ferit kendine bir ev edinmek istiyordu. Balkan Harbi’nde ziraatla uğraşan kayınpederi Hakkı Efendi, devlete verdiği mahsulâtın parasını alamamış ancak, ancak bir Rum doktorun devlete ipotekli olan Derebağ’daki konağını ihale ile almak suretiyle, parasını tahsil edebilmişti. Bu ev boş duruyordu. Damadına, sembolik bir fiyatla –ayda 100 lira taksitle, 2500 liraya- bu bahçeli konağı sattı.

Hasan Ferit, resmi uğraşının dışındaki tüm zamanını bu evde, güzel eşi ve çocuklarıyla geçiriyor, konağın bahçesini renk renk çiçekler ve ağaçlarla süslüyor, adeta bir botanik bahçesi haline getiriyordu. Ayrıca arıcılık yapıyor, çevresine bu konuda rehberlikte bulunuyordu. Niksar’a dışardan gelen birçok konuk bu bahçede ağırlanıyordu.

Oğulları Eser, Temel ve Tibet’in tüm arkadaşları zamanlarının büyük bir kısmını bu bahçede oynayarak, okuyarak, müzikle uğraşarak geçiriyorlardı.

Derebağ’daki Rum doktorun konağı, Niksar’daki 1940’lı kuşak için adeta ikinci bir okul haline gelmişti. O yıllarda, eskiden elektrik üretmek için yaptırılan, Derebağ’daki büyük havuz, aynı zamanda Niksar gençliğinin yüzme havuzu olarak ta kullanılıyordu. Yaz günleri bu havuza gidenler, ilk önce Ferit Bey’in evinde soluklanıyorlar (dinleniyorlar), Sıdıka Hanım’ın, büyük tencerelerde pişirdiği yemekleri yiyorlar, tel dolabının üstünde bulunan kavurma, kıyma tekerleklerinden ekmek arası yaparak havuza da götürüyorlardı.

Sıdıka Hanım, giyim-kuşamı, davranışlarıyla Niksarlı kadınları etkiliyor, onlara çağdaş Türk kadını olmaları yönünde önderlik ediyordu.

Türk Kadınlar Birliği Niksar Şubesi’ni açmış, bir ara bağımsız belediye başkan adayı olmuştu. Hasan Ferit, bu çok becerikli, sosyal kadınla duyduğu gururu gizlemiyordu. Niksar’daki her sosyal etkinlikte, ya onların imzası ya da büyük katkıları vardı.

F.Günal kemanıyla

*

Hasan Ferit Günal, eşinin kanser olduğunu öğrendiği gün yıkıldı, birdenbire yaşlanıverdi. Yurt içi ve yurt dışı tedaviler sonuç vermedi. O amansız hastalık hükmünü icra etti ve 7 Nisan 1976 günü Sıdıka Günal yaşama veda etti.

Ferit Bey Niksar İlköğretim Müdürlüğü’nden emekli olalı 5 yıl olmuştu. O ana kadar, 67 yaşın yorgunluğunu hiç göstermeyen Ferit Bey’in yaşamında yeni bir sayfa açıldı. Hızla çöküyor, eski üretkenliğini yitiriyordu. Bazı öğrencileri O’nu tekrar evlendirmek istediler. Oğulları ve diğer yakınları da bu görüşü paylaştılar. Asıl trajedi ondan sonra başladı.

İkinci eşi olan Yozgatlı Münevver Hanım, Sıdıka Hanım’ın taban tabana zıddı bir yapıdaydı. Bencil, ihtiraslı, kaba ve feleğin çemberinden geçmiş bu kadın, bir gün evde ne varsa –kapı zilinden, yılların manasal değer taşıyan anı eşyalarına varıncaya dek- hepsini toplayıp gitti. Boşandılar.

Ferit Bey, üst katları yıkılmış Rum doktor’un eski konağında büyük oğlu Eser’le beraber yaşamaya başladı. Diğer iki oğlu –iktisat tahsil eden Temel’le kimya öğrenimi gören Tibet-  işleri gereği İstanbul’daydılar.

Ferit Bey’in yüzünde ironik bir gülümseme vardı. Yine müzikle uğraşıyor, çiçeklerine bakıyor, dostlarını, öğrencilerini ağırlıyordu. Ama eski hayatiyetini yitirmişti. Ölmeden bir hafta önce Eser’le beraber beni ziyarete gelmiş, beraberce eski okul şarkıları ve Sıdıka Hanım’ın çok sevdiği bazı alaturka şarkılar çalmış, söylemiştik. Bacaklarına örttüğüm battaniyeyi, giderken düzgün bir şekilde katlamış, o her zamanki içten nezaketi, kibarlığıyla “Teşekkür ederim Hamiciğim” demişti.

Niksar Belediyesi, bir kadirşinaslık örneği olarak evinin yanındaki sokağa “Ferit Günal Sokağı” adını vermişti. Bu O’nu çok duygulandırmıştı.

O gün ki Niksar Kaymakamı da O’nun aziz naşını Türk Bayrağı’na sardırarak, törenle kaldırttı. Doğrulup ta kendisi için gözyaşı dökenleri ve yapılanları görseydi, eminim yine mutlu olurdu.

O hep Türkiye Cumhuriyeti yanlısı oldu. Atatürk Devrimleri’nden hiç ödün vermedi. Niksar’da Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurduğumuzda üye olan ilk insanlardan biri, o zaman 86 yaşında olan Hasan Ferit Günal’dı.

Bir gün, eski bir taş plaktan dökülen fokstrot nağmelerini duyunca dayanamamış, ilerlemiş yaşına rağmen, o dört tempolu, çok oynak dansın figürlerini göstermişti.

Ferit Bey Amcam, 15 dakikalık bir konuşma süresine sığmayacak kadar çok anı bırakarak aramızdan ayrıldı.

Ruhu sevinçli olsun, ışıklar içinde yatsın.

Sıdıka Hanım ve yakınları

 

(Ferit Günal’ı anmak için 22 Eylül 2009 günü yapılan toplantıda Hami Karslı’nın yaptığı konuşmadan)