4+4+4

Adam, 12 Mayıs 1995 tarihli Bilim ve Hikmet Dergisi’nde şunları yazıyor:

“İslam, bir yaşam tarzıdır, yaşamın bütün alanlarını kapsar. Bu nedenle devletin kadrolarının şeriatçılardan oluşturulması yetmez. Yalnızca yasama ve yürütme erkinde değil; yargı erkinde ve yaşamın bütün alanlarında karar verme gücü ele geçirilecek, cumhuriyet düzeni yerine İslami kurallar konulacaktır. Örneğimiz Osmanlı devlet düzeni olacaktır”

Ve bu adamı, bunları söyledikten 17 yıl sonra ülkemiz milli eğitiminin başında görüyoruz.
Devamını Oku »

Dr. NADİR AYDIN

dr_ nadir_aydin

Bir Niksar Sevdalısı:

Dr. NADİR AYDIN

(Müstantiğin Oğlu)

 

“Sevgili Niksar, yaşamımızın en tatlı ve mutlu günleri yıllarca Sen’de geçti. Bize acı göstermedin! Sen’de büyüdüm. Sen’de yetiştim, hayata sende hazırlandım. Benim için kutsal bir varlıksın.

Yüce ‘Kale’n, güzel Ayvaz’ınla; Keltepe’n, Melik Gazi’n, Çanakçı’nla; altın ovanda akan Ulu Irmağınla; daha sayamadığım nice güzelliklerinle ve sevgili dostlarımla, selamlar sana!”

Zannederim 1975 yılıydı. “Niksar Özlemi” başlıklı bir yazının son bölümü yukarıdaki satırlarla bitiyordu. Yazan Dr. Nadir Aydın’dı.

Yıllar sonra, Niksar Haber gazetesini yayımlarken Dr. Nadir Aydın’dan, beni ve gazetedeki arkadaşlarımı onurlandıran bir mektup almıştık. “Yöresel bir gazete çıkarmanın güçlüklerini bildiğini, gazetemizin Güzel Niksar’a aydınlık, çağdaşlık, Atatürk Devrimleri’nin ışığını saçacağına inandığını” bildiren, bizi yüreklendiren bir mektuptu.

Daha sonra Atatürkçü Düşünce Derneği Niksar Şubesi’ni kurarken, yine “bizi kutladığını, Çorlu ADD’nin bize destek vereceğini ve güç birliği içerisinde olacağını” bildirmiş, gazetemize de “Atatürkçü Düşünce” başlığını taşıyan çok güzel bir yazı yazmıştı.

2000 yılında, meslektaşı, Jinekolog Dr. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Selçuk Erez’e yazdığı bir mektupta, Niksar için“Çocukluğumun Paris’i” diyen Nadir Aydın, kelimenin tam anlamıyla bir Niksar Sevdalısı!

*

Babasının görevi nedeniyle,1.5 – 2 yaşındayken Niksar’a gelen, 17 yıl Niksar’da yaşayan, bugün 80 yaşında olan ve Niksar’ı hiç unutmayan Nadir Aydın kimdir?

Kendi ağzından dinleyelim:

“1932 yılı kasım ayında babamın ilk görev yeri olan İskilip’te doğmuşum. 1934 yılında babam Hulûsi Aydın’ın, müstantik (1)(sorgu hâkimi) olarak tayin edildiği Niksar’a gelmişiz.

Çilhane Mahallesi’nde, Çanakçı Deresi’nin kıyısında bulunan ‘Paşaların Konağı’ nda –Üngör Ailesi’nin- bir yılı aşkın bir süre oturduktan sonra, -evin yüksek ve balkonlu oluşu nedeniyle- önce Karşıbağ’a, 1936’da tarihî Taşmektep’in bulunduğu Yusufşah Mahallesi’ne taşınmışız.

Şevki Üngör Ağabey anlatmıştı, Paşaların Konağı’nda oturduğumuz yıllar, konağın diğer bölümünde de Cahit Külebi’ler oturuyorlarmış. (1995’te “Yayla Şenlikleri” için Niksar’a geldiğimde dilimizin büyük ustası, ünlü şair Külebi’yle tanışmak ve birlikte olmaktan büyük bir mutluluk ve onur duymuştum.)

Niksar Kalesi’nin eteklerinde bulunan Yusufşah Mahallesi’nde (Taşmektep Mahallesi de derdik) Çapulacı Ali Efendi’nin (Altuner) evine taşınmıştık. Ağabeyim Nafiz’le yeni evimize alışmış ve çevremizdeki yeni arkadaşlarla tanışmıştık. Bu mahallede daha çok memurlar otururmuş… Ev sahibimizin oğlu Kemal, Eczacı Fuat Bey’in oğulları Samim ve Işık, Hüseyin Aral, Sıtkı Aybak, Cahit-Cevat Yurdaer çocukluk arkadaşlarımızdı.

Albayrak İlkokulu’na başladığım yıllarda(2), sokak aralarında kendi yaptığımız bez toplarla oynar, yol kenarlarında kurumakta olan tütün dizilerine zarar verdiğimiz için, tütün sahipleri tarafından kovalanırdık.

Okula 1938 yılında kaydolmuştum. 10 Kasım günü çarşıda bir kahvehanenin önünde büyük bir kalabalık birikmişti. Herkesin yüzünde büyük bir acı, üzüntü ve endişe vardı. Atatürk’ün ölümüyle ilgili haberleri dinliyorlardı.

Babam eve geldiğinde “Gazi ölmüş!” demişti. Gözleri doluydu, ağlamaklı olmuştu.

Türk Ulusu kurtarıcısını, kurucusunu, babasını kaybetmişti.

*

mustantik_hulusi_aydinBir yıl sonra 27 Aralık 1939’da büyük bir deprem felaketi yaşadık.

Ertesi sabah mahalleli –yaklaşık on aile- Derebağ’da “Dedeağa” denilen tarlaya (3) taşınmıştık. Kilimlerden yapılan büyük ve ilkel bir çadırda kalıyorduk. Artçı depremler de aralıksız devam ediyordu.

Yaklaşık bir hafta kaldığımız bu tarlada nasıl ısınıyorduk, ne yiyip ne içiyorduk, temizlik – tuvalet ihtiyaçlarımızı nasıl gideriyorduk, anımsamıyorum.

Karşıbağ Mahallesi’nde depremin büyük hasara yol açtığı söyleniyordu. 100’den fazla evin yıkıldığı, bir o kadar da ölü ve yaralı olduğundan söz ediliyordu. Kale Mahallesi’nde (Yusufşah) zemin kayalık olduğundan evler hasar görmüş fakat yıkılan ev, ölen insan olmamıştı.

*

soldan_saga_mustantik_hulusi bey_ esi_pakize_hanim_ogullari_ nadir_ve_nafiz_1935)Depremden iki yıl önce, Bazlıoğlu Hamdi Beyler’in evine taşınmıştık.

Niksar Kalesi’nin eteklerinde, tüm Niksar’ı –Ova’ya kadar- kuşbakışı gören, muhteşem manzaralı, iki katlı, büyük balkonlu bir evdi. Niksar’da ev sahibimiz Hamdi Bey’e “Bazloğ” denilirdi. Kendisi ve tüm aile bireyleri çok samimi, sevgi dolu insanlardı. O zamana kadar kimseye vermedikleri evlerini, bize olan güven ve sevgiden dolayı açmışlardı. Bu istek onlardan gelmişti.

İşte bu evde 15 yıldan fazla bir süre huzurlu ve mutlu iki aile olarak birlikte yaşadık. Aramızda en ufak bir kırgınlık olmadı.

Bazlıoğlu Hamdi Bey ilginç bir insandı. Yaşamasını, dost edinmesini iyi bilen, sofrasından hiç eksik olmayan konuklarını çok iyi ağırlayan, fevkalâde zeki birisiydi. Yerli veya dışardan gelen konukları için –eğer hava durumu uygunsa- muhteşem manzaralı balkonunda da sofralar kurulurdu.

Giyimine ve beslenmesine özen gösterirdi. Yemek konusunda seçiciydi. Annemin yaptığı “mantı” yı çok sever, sık sık “Pakize Hanım, ne zaman mantı yiyeceğiz?” diye lâtife ederdi.

Babamdan birkaç yaş büyük olmasına karşın “Hulûsi Bey” diye hitap ederdi. Adliye ile ilgili hiçbir konuda ve işte babamdan kesinlikle bir isteği olmamıştır. 1942 yılında olan 2. büyük depremde birkaç aylığına İstanbul’a gitmiş, eve ait her işi –onarım da dahil- babama bırakmıştı.

*

Bir haftalık Dedeağa (Dedağ) Tarlası serüveninden sonra, Tekel binalarının yakınındaki parkta –kendi olanaklarımızla yaptığımız- tek odalı bir barakada 6 ay yaşadık. Burada Eczacı Fuat Beyler, Bazlıoğulları, Dava Vekili Asım Beyler de barakalarda yaşayan komşularımızdı.

Depremler hız kesmiş, acı ve sıkıntılar da unutulmaya başlanmıştı. Herkes çadırlardan, barakalardan evlerine dönüş hazırlığı yapıyordu.

Okullar açılmış, eğitim-öğretim başlamıştı. Artık evimize yakın olan Gaziahmet İlkokulu’na gidiyordum.

Dördüncü sınıfta iken, aramıza dik duruşlu, kınalı -kızıl- saçlı çalışkan bir öğrenci katılmıştı. Adı Yekta Güngör idi. Gerçekten adına yakışan bir duruşu vardı.

O günden bugüne geçen 70 yılı aşkın uzun bir süreçte dostluk ve arkadaşlığımız kesintisiz ve artan bir şekilde devam etti.

O’nun Ankara Barosu Başkanlığı’ndan Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na uzanan ve yükselen çizgisi, bizler için gurur ve onur nedeni olmuştur.

Atatürk Devrimleri’nin yılmaz savunucusu olan Sevgili Arkadaşımız Yekta Güngör Özden, Cumhuriyet’e, onun kazanımlarına ve laik yaşam biçimine karşı olanlarla mücadelesi ve dik duruşu nedeniyle Atatürkçüler’in sembol ismi olmuştur.

*

Depremden 6 ay sonra evimize dönmüştük.

Bu arada 2. Dünya Savaşı başlamış, ateşi tüm Avrupa’yı sarmıştı. Babam ve Bazloğu her gün radyodan haberleri izliyorlar, savaşın bize ne zaman geleceği yorumunu yapıyorlar, ben de onları dinliyordum.

Okul dönüşü, mutlaka Hükümet Konağı’na uğrardım. Babamın müstantik (sorgu hakimi) olarak görev yaptığı bu muhteşem yapı Niksar’ın sembolüydü. Büyük kapısının her iki yanında bulunan yuvarlak taş sütunları döndürmekten zevk duyardık. Bunların denge görevi yaptığı söylenirdi.

Babamın dairesi 2. kattaydı. Kilise Bahçesi denilen boş bir alana bakıyordu. Çoğu zaman gençler burada top oynarlardı. Daha sonra oraya kaymakamlık lojmanı yapıldı. Lojmanın temelleri kazılırken tarihi bir kilisenin kalıntıları ortaya çıkmıştı. Renkli mozayikler, yuvarlak sütunlar, boyalı insan figürleri ve diğer birçok kalıntı çocukluk belleğimin sisli anılarıdır.

Ne yazık ki, bu tarihi eser korumaya alınmamış ve üstü bir kez daha toprakla örtülmüştür.

Daireye her gidişimde babamı çoğu kez sorgu yaparken bulurdum. Sorguya aldığı kişilere önce, “Hiçbir şeyden korkmadan, hiçbir etkiye kapılmadan doğruyu söyleyeceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde bir yemin ettirirdi.

Doğrusu bu, cumhuriyetin ve devletin özüne, felsefesine uygun, çağdaş bir ant şekliydi. İçeriğinde ne “vallahi” ne de “Kurana elbasarım” gibi sözcükler vardı!

*

1942 -1943 eğitim-öğretim döneminde ilkokulu bitirmiş, ortaokula hazırlanıyordum. Niksar Ortaokulu binasının inşaatı henüz bitmemişti. Birçok arkadaşım gibi ben de o yıl öğrenimime ara verdim. Ertesi yıl Tokat Ortaokulu’na kaydoldum. Arkadaşım Yekta Özden’le, öğretmenimiz Halis Bey’in pansiyonunda aynı odada kalıyor, aynı sınıfta, aynı sırada oturuyorduk. Yılbaşına doğru Niksar’da yapımı biten ortaokul öğrenime açılmıştı. Biz de Tokat’tan ayrılarak Niksar Ortaokulu’na nakletmiştik.

Tokat Ortaokulu’ndaki üç aylık kısa öğrenim süremizde, bu okulun –neredeyse- bir üniversite gibi eğitim verdiğini söylemem abartılı olamaz.

Yeni açılan Özel Niksar Ortaokulu’nda sadece (A) ve (B) şubeleri olmak üzere iki sınıf vardı. Toplam öğrenci sayısı ise 110’du. Aramızda öğrenimine 3 – 4 yıl ara verenler vardı.

Öğretmen kadrosu, ilçemizdeki eczacı, avukat vb. gibi meslek gruplarıyla tamamlanmıştı. Eczacı Fuat İnsel yabancı dil (Fransızca), Avukat Hulusi Bozbeyoğlu tarih, coğrafya, ismini anımsayamadığım Erbaalı genç bir öğretici de Türkçe derslerimize giriyordu. Öğretmenlik mesleğiyle ilgili bir eğitim almamalarına karşın bu öğretmenlerimiz çok başarılı olmuşlardı.

Öğretim yılı sonunda dört öğrenci derslerdeki üstün başarıları nedeniyle M. E. Bakanlığı’nın iftihar listesine adını yazdırmış, “iftihar” kitabıyla ödüllendirilmişlerdi. Bunlardan biri bendim. Diğerleri ise Osman Karabay, Orhan Bilgin ve Yekta Güngör Özden’di.

Okulumuz, ikinci eğitim-öğretim yılında özel konumdan çıkarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmişti. Okul müdürlüğüne de, Tokat Ortaokulu Türkçe Öğretmeni Korkut Aras atanmıştı.

Bu öğretmen, ciddiyeti, disiplini, öğreticiliği, yanında diğer davranışları ve giyimiyle benim için bir “idol” olmuştu. Öğrenciler arasında sık sık münazaralar, konferanslar düzenlerdi. Bu etkinliklerin parlayan yıldızı ise bizden 3 – 4 yaş daha büyük olan ve aramıza sonradan katılan arkadaşımız Cemalettin Aykın’dı.

Cemalettin, çok okuyan, Türkçe’yi iyi kullanan, edebiyatı seven bir arkadaşımızdı. Bilemediklerimizi O’na sorar, öğrenirdik. Son derece sakin, kibar, güleryüzlü ve alçakgönüllü idi. Fransız Filolojisi’ni bitirmişti. 1970’li yıllarda Fransa’ya giden Aykın, Provence Üniversitesi’nde görev yapmış aynı zamanda yazdıklarıyla adını edebiyat çevrelerine de duyurmuştu.

18 Ocak 2012’de kaybettiğimiz arkadaşımızın, yakın tarihimize ışık tutan “Zor Zamanlar” adlı bir romanı ve “Gecenin Bekçileri” adını verdiği bir öykü kitabı, birçok inceleme ve eleştiri yazısı vardır.

Telefonla sık sık görüşür ve Niksar’a gitmeyi düşlerdik.

Işıklar içinde yatsın ve Marsilya’daki gömütünde çiçekler açsın!

*

1947 yılında ortaokulu bitirmiş ve Balıkesir Lisesi’ne gitmiştim. Bu Niksar’dan ilk ayrılışımdı. Yaz tatillerinde Niksar’a gelsem de, benim için yeterli olmuyordu.

1950 yılında liseyi bitirmiş, Tıp Fakültesi sınavlarına hazırlanıyordum. O yıl Demokrat Parti seçimleri kazanmış, CHP’den iktidarı devralmıştı. Babam, seçim kurulu başkanlığını yürütüyordu. Gece-gündüz çalışarak, doğru ve kusursuz (şaibesiz) bir seçim yaptığını söyler “böylece demokrasiye hizmet ettim” derdi. Ne var ki, siyasetin acımasız yanı1951 yılında babamı –dolayısıyla bizi- Niksar’dan ayırmıştı.

Babam naklen Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesine atanmıştı.

Ama gönlümüz ve aklımız, hiçbir zaman o yeşil memleketin konuksever ve değerbilir güzel insanlarını unutmadı. Sevgi ve özlemle andı.

Bize göre o zamanın Niksar Halkı Cumhuriyet’e gönülden bağlı, eğitime çok önem veren, çocuklarının okumasını isteyen, çağdaşlığa yakın ve hevesli, Atatürk Devrimleri’ni yaşayan ve koruyan bir yapıya sahipti.

Böyle olmasaydı bizler nasıl ve nerede olurduk, nasıl bir eğitim alırdık?

Niksar’da bulunmak ve orada eğitim almak, bizlerin bir “Cumhuriyet Çocuğu” olarak yetişmemize neden oldu. Bunun bir şans olduğunu düşünüyor, gurur duyuyoruz. Niksar’a ve Niksarlılar’a teşekkür ve minnet duygularımızı sunuyoruz.

Doğum yerim olan İskilip’te olsaydım ve orada okusaydım, belki de Atıf Hoca yanlısı olacaktım. Bu düşünce bile beni rahatsız etmiştir. Bu nedenle bir kez daha yineliyorum: Niksar’da bulunmak ve ilk eğitimimizi orada tamamlamak bizim için büyük bir şans olmuştur. Bizleri geleceğe hazırlayan, yüzümüzü çağdaşlığa ve uygarlığa yönlendiren çok değerli, aydın öğretmenlerime –başta Korkut Araz, Eczacı Fuat İnsel ve diğer büyüklerime- aradan geçen 65-70 yıl sonrası bile minnet ve teşekkürlerimi sunuyorum.

*

aydin_kardesler_ayakta_nafiz_oturan_nadir_yil1969

1951 yılı ağustos ayında Pınarbaşı’na gitme hazırlıklarına başlamıştık. Ayrılacağımız son akşam evimize, eşiyle beraber, çok muhterem emekli Kangal Müftüsü gelmişti. Bu beklenmeyen ziyaret ve sohbet bizi son derece etkilemiş ve duygulandırmıştı. Biz ayrılırken bu saygıdeğer büyüklerimizin ağlayışlarını hiç unutmuyorum.

Ertesi gün sabahleyin yola çıktığımızda, günün ilk ışıkları Niksar Ovası’nı aydınlatmaya başlamıştı. Otobüsümüz Kelkit üzerindeki tarihi köprüyü geçip, Dönekse Yokuşu’na doğru yol alırken, yeşillikler arasındaki beyaz evleriyle Niksar gittikçe gözden uzaklaşıyordu.

O anda, bir daha geliriz umuduyla “Allahaısmarladık Sevgili Niksar” dediğimi çok iyi anımsıyorum. Ne var ki, bu isteğim çeşitli nedenlerle 25 yıl gibi uzun bir aradan sonra gerçekleşti. Bu süreçte, tıp fakültesini bitirmiş, uzmanlık eğitimi almış, askerlik görevimi tamamlamıştım. Benim için zorunlu olan bu görevleri yerine getirdikten sonra, Niksar’a gitme zamanım gelmişti.

1976 yılı ağustos akşamı Niksar yolunda Dönekse Yokuşu’na geldiğimizde, pırıl pırıl ışıklarıyla görünmüştü Sevgili Niksar!

Dile kolay, aradan tam 25 yıl geçmişti. Ayrılığımızın bu kadar uzayacağını hiç düşünmemiştim.

Hükümet Binası’nın önüne geldiğimizde, hayallerim gerçekleşmiş, çok heyecanlanmıştım. Artık sokaklarında oynadığım, top koşturduğum, yaylalarında çam kokulu havasını soluduğum, güzel Ayvaz Suyu’nu içtiğim Niksar’a kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordum.

Geldiğimizi duyan Sevgili Halise Ablamız, evinden (Bazlıoğlu Konağı’ndan) aşağıdaki yola kadar inerek bizi (beni ve eşimi) çok sıcak bir şekilde karşılamış, hasretle kucaklaşmıştık.

Aynı çatı altında uzun yıllar birlikte yaşadığımız evde bir değişiklik olmamıştı. Ne var ki, Bazlıoğlu Ailesi’nden Halise Abla’dan başka kimse kalmamıştı. Baba Hamdi Bazlı, anne Arife Hanım Teyze ve büyükanne Hatice Hanım teyze vefat etmişlerdi.

Hatice Anne toksözlü, cesur ve yiğit bir kadındı. Arkadaşım Yekta’nın da babaannesinin kardeşiydi. Yaramazlık yaptığımız zaman “itin enükleri” diye bizi azarlar, ancak bu sözleri bizi incitmezdi.

Niksar’da kaldığımız bir haftalık süreçte Halise Ablamız bizi çok iyi ağırlamıştı. “Biliyorsunuz, burası benim olduğu kadar sizin de eviniz” diyerek, yıllarca kaldığımız odayı bize vermişti. Her şey, her eşya 25 yıl öncesi gibi korunmuş, yerlerinde duruyordu.

Yalnız yukarda isimlerini andığımız büyüklerimiz yoktular…

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla uyanmış, yorgunluğumuz da gitmişti. Pencereden baktığımda, yeşillikler arasında, bembeyaz evleriyle Karşıbağ Mahallesi görülüyordu.

Yamaçta halk ozanı Emrah Baba’nın anıt mezarını seçebiliyordum. Bizim tarafta ise yüzyıllara ve depremlere meydan okuyan Eğri Kaya, görkemli görüntüsüyle Niksar’a bakıyordu.

Bir gün sonra Sevgili Halise Abla’yla birlikte arkadaşlarımızın ve baba dostlarının evlerini ziyarete başlamıştık.

Çocukluk ve okul arkadaşlarım Sıtkı Aybak, Hüseyin Aral, Kemal Günseren, Hamdi Ural, Mustafa Üçdirhem, Kemal Altuner ve diğer arkadaşlarımı görmüş, hasret gidermiştim.

Ertesi gün Halise Abla’nın da isteği üzerine Melik Gazi’ye giderek, büyüklerimizi kabirlerinde ziyaret etmiştik. Melik Gazi bir ölü cenneti gibiydi. Burada, büyük-küçük birçok tanıdık yatıyor, yaptıkları iyilik ve hizmetlerle anılıyorlardı. Bunlardan birisi de Mehmet Efendi Amca idi. “Mini mini yavrularım” deyişiyle bu halk önderini unutmamıştım. Işıklar içinde yatsın!

Sırada doğa cenneti Ayvaz’ı ve onun bağrından çıkan Ayvaz Suyu’nu ziyaret vardı. Ülkemizin, içimi en güzel olan bu suyu –bana göre kutsal su- Tanrı Niksar’a armağan etmişti.

Niksar’da sayılı günlerimiz çok hızlı geçiyordu. Son günümüzü Çamiçi Yaylası’na ayırmıştık. 1950’li yıllarda burada, yanılmıyorsam Orman İşletmesi’ne ait iki ev vardı. Ketenderesi diye anılıyordu. Bu yeşil ve çamlık alanda bugün 100’den fazla yayla evi yapılmış, adeta küçük bir Niksar olmuştu.

Yazın sıcağından bunalan halk, burada temiz hava, doğal gıda alıyordu. Çamiçi Yaylası Niksar’ın akciğeri olmuştu.

Yayla’da, birçok tanıdık ve arkadaşlarımızı evlerinde ziyaret ettik. Anılarımızı tazeledik. Olağanüstü sevgi, ilgi ve ikram gördük.

Niksar’da kaldığımız bir haftalık süre çok çabuk geçmiş, kaldığımız süre ne kadar mutlu olmuşsak, ayrılırken de o kadar üzülmüştük.”

*

(Bu yazıyı, Sevgili Nadir Ağabey’in Niksar’da geçirdiği çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ve daha sonra bir Niksar ziyaretine ait notlarından kısaltarak hazırladım. Müstantik Hulûsi Bey’e ve Nadir Ağabey’e ait daha ayrıntılı bilgileri “Niksar’da İz Bırakanlar” adı altında yayımlayacağım kitapta anlatacağım.)

 

Dipnotlar:

  1. Müstantik, Arapça bir sıfattır. (‘nutk’dan) söyletmek isteyen, istintak eden anlamını taşır. Hukukta, ‘sorgu hâkimi’
  2. Albayrak İlkokulu, Halk Mekteplerinin açıldığı 1927-1928 yıllarında açılmıştır. İlk binası, Kuz Mahallesi’nde Merhum Selahattin Ünlü’nün evinin olduğu yerdedir. 1939 depreminde büyük hasar görünce boşaltılmış, 1-2 yıl Kavcıevleri’nin üst katında öğrenime devam edilmiştir. 1942’de Cedit Mahallesi Kırkkızlar civarına taşınan okul, öğrenci sayısı fazlalaşınca 1965-1966 yılında koruma derneği tarafından yapılan binaya taşındı. 1975 yılında yukarı bina Albayrak, alttaki bina da Fatih adıyla eğitim-öğretimi sürdürdü. 1976-1977 yılında birleşerek tekrar Albayrak adını aldı.
  3. Dedeağa (halk arasında dedağ) tarlası, şimdi üzerinde “Niksar Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi” bulunan yerdir.

TOKAT KÜLTÜR VE TURİZMİ

“Kendini yorgun hissetsen bile,

Başarı senden kaçsa,

Bir hata sana zarar verse,

Hatta ihanet sana acı verse,

Bir hayal yok olsa,

Gözyaşları gözlerini yaksa,

Kimse gayretini fark etmese,

Nankörlük ödülün olsa,

Anlayışsızlık seni gülmekten alıkoysa,

Ve hatta her şey, hiçbir şey olsa bile,

Vazgeçme

YENİDEN BAŞLA

  Devamını Oku »

AMERİKANOFİLLER

Bizim kuşağın, 60’lı yıllarda çokça kullandığı “Amerikanofil” sözcüğü “Amerikansevici” anlamında kullanılan bir sözcüktü.

1949’da kurulan NATO’nun (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), 1952 yılında Türkiye’yi üyeliğe kabul etmesinden sonra, sayıları artırılan Amerikanofiller, Türkiye’de devleti ele geçirmişler, yoğun bir propagandayla, ülkemizi Amerika’nın kucağına oturtmuşlardı.

Geçen yıl, emperyalizmi anlatırken yazmıştım. Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde emperyalist devletlerin İstanbul’da çöreklenmiş olan temsilcileri, kendilerine ajanlık yapacak, bilgi toplayacak, kendi önerilerini uygulayacak veya uygulatacak insanlara çeşitli adlar altında para verirlermiş. 1947- 48 yıllarından başlayarak ABD’nin Türkiye’de kendi yandaşlarına veya yanlarına çekmeye çalıştıkları insanlara para aktardıkları bugün iyi bilinmektedir.

1980’li yıllardan beri de Avrupa Birliği bu uygulamaları başlatmış ve halen de para dağıtmaya devam etmektedir.

Efendilerinden para alanların, efendilerine hizmet etmeleri de kaçınılmazdır.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, İngiliz emperyalizminin liderliğindeki güçlere karşı yapılmıştı. O zaman görünen bir düşman vardı. Toprağına giren, karısına kızına saldıran düşmana karşı Türk halkı kazması, küreği, sopasıyla karşı koymuştu.

Düşman, yani emperyalizm daha sonraları ülkemize başka kılık kıyafetlerle girmeye başladı.

ABD Başkanı Henry Truman’ın 1947’de, kendi adıyla anılacak “Truman Doktrini”yle askeri yardım şekliyle girdi. ABD’nin ileri karakolu olduk.

1948’de Marshall Planı yürürlüğe girdi. ABD, Türkiye’ye ekonomik yardımlarla iyice yerleşti.

Öyle ki artık devletimizi yönetenlerin amacı Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmaktı.

Celal Bayar, İstanbul’da Taksimde yaptığı bir konuşmasında: “Otuz sene sonra bu mübarek memleket, 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır” diyordu.

Emperyalizm okullarımıza süt tozuyla, barış gönüllüleriyle, ABD’li uzmanlara hazırlatılan eğitim programlarıyla girdi.
Devamını Oku »

YAPMADIKLARINDAN SORUMLU OLMAK!..

             “Uyuyamayacaksın

              Düzelmeden memleketin hali

              Düzelmeden dünyanın hali

              Gözüne uyku giremez ki…

              Uyuyamayacaksın

              Bir sis çanı gibi gecenin içinde

              Ta gün ışıyıncaya kadar

              Vakur, metin, sade

              Çalacaksın.”

                        Melih Cevdet Anday

Devamını Oku »