HACI SÜLEYMAN ERDEM (KALE HACI)

               Anlatacağım öykü, dünyaya 6 çocuklu bir çiftçi ailesinin en küçük ve tek erkek evladı olarak gelen bir Niksarlının öyküsüdür.

            Ona Niksar’da yaygın olarak Kale Hacı derlerdi. Nüfus cüzdanında yazılı adı ise Hacı Süleyman Erdem’di.

Bu öykü bir insanın çalışma, işinde başarılı olma,  yükselme azminin ve Niksar’da bir ilki yaratmanın,  başkalarına örnek olmanın öyküsüdür.

Orta halli bir çiftçi olan Abdullah Kasım’ın (Abdülkasım)  Kocaağalar’dan Mehriban Hanım’la evliliğinden sırasıyla 1904’te Fatma, 1907’de Selime, 1913’te Şerife, 1916’da Hacer, 1917’de de Saliha isimli beş kızı olur. Bunlardan ilk kızı Fatma 11 yaşında 1915 yılında, Şerife ise 1917 yılında 4 yaşında iken ölür. Daha sonra, 1920 yılında Hacı Süleyman doğunca Abdülkasım çok sevinir. Tabii 5 kızdan sonra kocasına bir erkek çocuk veren Mehriban Hanım da… Ceditler Mahallesindeki evde bir bayram sevinci yaşanır.(1)

Hacı Süleyman doğduğunda babası Abdülkasım tam 40 yaşındadır ve evde pederşahi (ataerkil) bir düzen hüküm sürmektedir. Abdülkasım biricik oğluna babasının adını koymuştur. Dede Süleyman Efendi bir din adamıdır. 45 yıl Keşfi Camii’nin imamlığını yapmıştır.(2) Küçük Süleyman’ı dedesi çok sevmekte ve gözü önünden hiç ayırmamaktadır. Onu bağa, bahçeye götürürken ya eşeğe bindirirler ya da ablaları sırtlarına alırlar. Çocukluğunu, tek erkek olmanın verdiği avantajlı bir yaşam içerisinde geçirir.

İlkokulu Albayrak İlkokulu’nda bitiren Hacı Süleyman başarılı bir çocuktur. Daha o zamandan kafasını bir şeyler üretme konusunda yormakta ve çalışmaktadır. İlkokul 3. sınıfta, bir değirmenin su çarkını gözlemleyerek elektrik üretmeyi düşünür. Bir proje hazırlayarak öğretmenine gösterir ve kocaman bir ‘aferin’ alır.  (Yıllar sonra bu projesini kurduğu fabrikada hayata geçirecektir.)

Babası Abdülkasım yapısı ve yetiştirilişi gereği çocuklarıyla arasına bir mesafe koymaktadır. Her toprak adamı gibi çalışkandır. Oğlunun da kendisi gibi çalışmasını ister. Bir 23 Nisan günü, arkadaşları bayram töreninin yapıldığı yerde neşe içerisinde eğlenirlerken babası onu tarlaya çalışmaya götürür. Küçük Süleyman o ılık ilkyaz gününü hiç unutmaz. Bir ara elindeki çapayı yere bırakarak gözyaşları içerisinde Tanrı’dan “İlerde rızkımı başka işlerden ver” diye bir istekte bulunur.

İlkokul sonrası Niksar’da gidilecek başka bir okul yoktur. O dönemde Niksar’da ikibuçuk okul vardır. 5 sınıflı  “Gaziahmet Danişmend İlkmektebi”, yine 5 sınıflı “Albayrak İlkmektebi” ve üç sınıflı olduğu için “buçuk” kabul edilen “Ulucan İlkmektebi” (Mekteb-i Kebir). Niksar Ortaokulu’nun binasının yapımı 1943 yılında bitecek ve 1 Ekim 1944 yılında – Milli Eğitim Bakanlığı kadro vermediği için  “Niksar Hususi Ortaokulu” adıyla açılacaktır.

O yıllar Niksar’da ilkokulu bitirenler, ailelerinin isteğine göre ortaokulda okumak için ya Tokat’a ya da Sivas’a gönderilmektedir.

Hacı Süleyman’ın halası Sivas’ta bir eczacı ile evlidir. Dedesi torununu okumak için Sivas’a gönderir.(3) Aradan birkaç ay geçince hem kızını görmek hem de torununu kontrol etmek amacıyla bir yaylı arabayla Sivas’a doğru yola çıkan dede, Gökdere’de yine bir yaylı arabayla Sivas’tan gelmekte olan torunuyla karşılaşır. Küçük Süleyman ağlayarak dedesine sarılır ve annesini çok özlediğini söyler. Dede, torun beraberce Niksar’a gelirler.

1930’lu yılların başında Niksar’da 12-13 yaşlarında bir çocuğun boş gezmesi ayıptır. Aile’nin bir işyeri varsa çocuk orada çalışır. Eğer aile bir dükkân, bir işyeri sahibi değilse, çocuk bir işyerine yerleştirilerek hem çalışıp para kazanması, hem de disipline edilerek bir meslek sahibi olması sağlanır.

Hacı Süleyman Erdem kızları Ayşe,Jale ve oğulları Tacettin, Bahattin, Muhittin’le beraber

Küçük Hacı Süleyman Sivas dönüşü, Hacı Osman Üçdirhem’in un fabrikasına girer. 1-2 yıl çalışır. Ancak iş ağırdır, ayrılır.(4)

Saraç Abdullah Uyanık’ın yanına girer. Abdullah Usta’dan saraçlığın inceliklerini öğrenir.

Tokat’ın –özellikle Niksar’ın- dericilikte büyük bir ünü vardır. Bir dönem Çanakçı Deresi’nin her iki yanında birçok tabakhane vardır. Deri terbiye etmek, bu derileri boyamak sanatı çok gelişmiş, yörenin bu sahadaki ünü ta Avrupa’ya yayılmıştır. Arasta çarşısı tamamen derici ve bu derileri işleyerek mamul eşya haline getiren esnafla doludur.

Arapça bir sözcük olan “saraç” koşum ve eyer takımları yapan, bunları süsleyen insanların sıfatıdır. Ancak saraçlar genelde bu işleri yapsalar da deri ile ilgili her konuda beceri sahibi olan insanlardır.

Saraç kalfası olan Hacı Süleyman, bir müddet de Saraç Kamaloğlu’nun yanında çalışır.

Hacı Süleyman’da büyük bir çalışma isteği ve kazanma arzusu vardır. Bir tarafta saraçlıkla uğraşırken bir taraftan da tütün yetiştirme işine girer. Babası bu işi yapmasına karşıdır. Ancak tütün işinden iyi para kazanır. Bu parayı babasına vermek ister, fakat babası   “Oğlum, bu para senin emeğinin karşılığı, senin kendi çabanla kazandığın bir para, sende kalsın” diyerek parayı almaz.

Zaman 1940’ın sonlarıdır. Elindeki bu parayı nasıl değerlendireceğini düşünen Hacı Süleyman evlenmeye karar verir. Yaşı 20’dir. Askerliği de gelmiş, çatmıştır. Mahallede göz koyduğu Nazmiye Taşdelen isimli güzel bir kız vardır. Kızı istetir ve evlenirler. Evlilik sonrası hemen askere gider.

Gebze’de üç yıl askerlik yapar. Gülerek ve biraz da övünerek anlattığı bir askerlik anısı vardır. Hafta sonlarında izinle dışarı çıktıklarında, kışlada yemek üzere kuru üzüm, leblebi, incir gibi yiyecekler alır. Bunlardan asker arkadaşları da isterler. Daha sonraki izin günlerinde birkaç kilo kuru üzüm, leblebi küçük bir sandık ta kuru incir alır. Bunları bir şekilde kışlada saklayarak arkadaşlarına bardak, avuç veya sayı hesabıyla satar. Ve terhis oluncaya kadar bu ticareti sürdürerek epey para kazanır.

20 Aralık 1942’de Niksar’da 3000 kişinin öldüğü 7.3 şiddetinde bir deprem olur. Gazetede bu haberi okuyan Süleyman Erdem çok endişelenir. Çünkü, gazete haberinde Niksar’ın etrafındaki iki dağın birbiriyle kavuştuğu ve Niksar’ın haritadan silindiği yazılıdır. Hacı Süleyman Erdem, askere gelmeden bir yıl önce de 27 Aralık 1939 da Erzincan depremi diye bilinen ve toplam 32962 kişinin öldüğü 8 derecelik depremden Niksar’ın nasıl etkilendiğini bildiği için çok korkmuştur. Okuduğu gazeteyi alarak izin istemek için komutanının yanına gider. Gazeteyi gösterir. Ancak komutanı, “izin veremeyeceğini, ordunun teyakkuz durumunda olduğunu, ancak kaçarsa 7-8 gün idare edebileceğini söyler. Süleyman Erdem firar ederek maceralı bir şekilde Gebze’den trene biner. Turhal’a, oradan da Niksar’a gelir. Durumun gazetede yazıldığı gibi olmadığını görür ve rahatlamış bir şekilde tekrar döner. Ancak bu olaydan sonra yaşamı boyunca gazete haberlerine olan inancı zayıflar.  Onu askerlik döneminde en çok korkutan ve endişe içinde bırakan olay budur.

Hacı Süleyman Erdem & Nazmiye Erdem Evlendikleri gün

Askerde iken geride bıraktığı eşine sürekli mektuplar yazar. Bu mektuplarda hep eşine duyduğu sevgi ve özlem vardır. Ona “Askerlik bitip de oraya gelince seni kraliçeler gibi yaşatacağım. Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacağım”  der. O askerde iken Nazmiye Hanım da zor günler geçirir. Bir çiftçi ailesinin gelini olarak bağda, bahçede, tarlada çalışmaktadır. Eşinden aldığı bu mektuplar ona ilaç gibi gelmekte ve onun yolunu “Hacı yolu bekler gibi”  beklemektedir. Nihayet askerlik biter ve Hacı Süleyman Niksar’a evine döner.

*   *   *

Hacı Süleyman Erdem & Nazmiye Erdem

Bildiği ve severek yaptığı en iyi iş saraçlıktır. Ta kalfalık döneminde bile ustalarının müşterileri özellikle ona iş yaptırmaktadırlar. Çünkü işini sevmekte ve özen göstermektedir. Kısa bir dinlenme döneminden sonra kendi saraç dükkânını açar. Dükkân çarşı içinde Kepçeli Çeşmesi’nin karşısındadır.(5) Yaptığı koşum takımları, eyerler çok beğenilir. O klasik bir saraç olmaktan farklıdır. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle hükümetin aldığı bir takım tedbirler deri, gön bulmayı da zorlaştırmıştır. Eski araba lastikleri kesilip biçilerek ayakkabı tabanı olarak kullanılmakta, sandalet benzeri giyecekler yapılmaktadır. Kız çocukları için modelini kendi çizdiği bir yazlık ayakkabı imal eder. Bu ayakkabı çok sevilir. Sipariş üstüne sipariş alır. Ayakkabı işinin saraçlıktan daha fazla para kazandırdığını fark edince dükkânına Ankara’dan süslü lâstik ayakkabılar getirir. Bunlara olan talep tahminin de üstündedir. Bu ticareti yaparken bir taraftan da, “Bu lastik ayakkabıları giyenler Niksar’da, ben niye bunları burada üretmiyorum” diye düşünür. Bir gün sadece bu konuyu araştırmak üzere Ankara’ya gider.  Lastik ayakkabı imalathanelerini gezer, bu işin ustalarıyla konuşur. Bu arada kalıp yapım ustası ve imalathane sahibi Nabi Dalbudak ile tanışır. Bu tanışma ilerde Süleyman Erdem için önem taşıyacaktır.

Lastik ayakkabı imal etme konusunu araştırırken saraçlık işini de sürdürmektedir. Araştırmalarının sonucunda bu işi Niksar’da yapabileceğine kanaat getirir. Ancak elinde 3500 TL. kendi parası, eşinin altınlarının bozdurulması ve babasının yardımı ile 1000 lira daha olmak üzere toplam 4500 lirası vardır. Bu para ise, iş için yeterli değildir. Bir taraftan bu konudaki bilgisini artırırken bir taraftan da sürekli işin finansmanını düşünür. Sonunda  kendisini finanse edecek bir ortak üzerinde durur. Bu iş için düşündüğü ilk kişi Şahanlılı (Şahinlili) Ali Osman Seçkin’dir. O bu işe yanaşmaz. Sonra Niksar’ın o dönemdeki kalburüstü zenginlerini dolaşır. Hacı Osman Üçdirhem, Softaoğlu Hacı Ahmet Kaynar, Kaya Özden gibi isimlerle konuşur. Hiçbiri bu işe yanaşmaz. Sonra Bayram Erdemir’le konuşur. Bayram Erdemir’in bu işe aklı yatar. Ancak, konuyu bir kere de bizim ağa ile konuşalım der. Rasim Erdemir’le de konuşurlar. İşi o da kabul eder. Erdemirler iş için 7500 lira koyarlar. Hacı Süleyman Erdem ½ , Rasim ve Bayram Erdemir kardeşler de ½  hisse ile ortak olurlar. Yıl 1952’dir. (Burada hemen belirtmek gerekir ki, 25 Şubat1999’da vefat eden Rasim Erdemir’in, o günlerde bu konuda yatırım yapmayı bir macera gibi gören insanların yanında, hiç deneyimi olmamasına karşın bu konuya girmesi onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir.)

Bengiler’de, bugünkü İlçem Eczanesi’nin bulunduğu yerde küçük bir atölye açılır. İş için gerekli kazan, kalıp, tezgah v.s.  buraya konur ve  astarsız, kara lastik ayakkabı üretmeye başlarlar. Atölyede sadece Süleyman Erdem, Rasim Erdemir ve ayak işlerini yapan bir üçüncü kişi vardır. Burada bir yıl kalınır. Sonra yine Bengiler’de Bayram Erdemir’in evinin altındaki ahır boşaltılır ve atölye buraya taşınır. İlk atölye ise mamül ayakkabı deposu olarak kullanılır. İlk atölyede ham lastik hamurundan ayakkabı imal edilirken, ikinci atölyede bu hamuru da kendileri üretmeye başlarlar. Dizel motorla çalışan bir hamur makinası alırlar.(6) Mamüllerine “Kale” markasını verirler.(7) İmalathanede 10-15 kişi istihdam edilir. Üretim oldukça ilkeldir.  Ancak talep beklenilenden de fazladır ve imalathane sürekli çalışır. Hacı Süleyman erdem üzerinde önlüğü ile hep işin başındadır.(8) Hammaddenin temini ve imalathane ile ilgili işler nedeniyle Ankara ve İstanbul gibi kentlere de o gitmekte, Rasim Erdemir de mamülün satıldığı pazarları gezmektedir. İki ortak da canla başla çalışmaktadırlar. Süleyman Erdem’in kafasında hep,  “Bu işi daha iyi nasıl yapabilirim, daha güzel lastik ayakkabıları nasıl üretebilirim?” düşüncesi vardır ve bu konudaki araştırmaları hep sürmektedir. Bu minval üzere aradan yıllar geçer.  Erdem ve Erdemirler iyi para kazanırlar.

* * *

İmalâthanelerine daha geniş ve uygun bir yer ararlar. Çanakçı kıyısında, Seymenli Köprüsü yanında bir zamanlar İhsan Tuğsel Bey’e ait olan Un Fabrikası’nın yeri hazineye aittir. 2 dönüme yakın olan bu arsayı ve üzerindeki binayı 1956 yılında, açık artırma ile ihaleden 24 000 liraya satın alırlar. Atölyelerini daha da genişleterek 1957 yılında buraya taşınırlar. Burada istihdam edilen işçi sayısı da artar. Bu tarihlerde Hacı Süleyman Erdem, fabrikanın dışında başka ticari işlere de girişir. Hüseyin Kefeli ile önce tütün sonra da ceviz işi yaparlar. 1962 yılında fabrika bünyesinde plastik ayakkabı ve terlik imalatı işini başlatırlar.1964 yılında Rasim Erdemir gözlerinden rahatsızlanır. Yapılan muayenelerde glokom teşhisi konur, ameliyata karar verilir ve Rasim Erdemir bir gözünü kaybeder.

Her iki ortağın da 5’er çocukları vardır. Hacı Süleyman Erdem’le Rasim Erdemir ilerde çocuklarının geçinememesi halinde emeklerinin boşa gideceğini düşünmektedirler. Ayrılmaya karar verirler. Lastik Fabrikası Süleyman Erdem’de, ortak alınan diğer  gayrimenkuller ve plastik ayakkabı-terlik fabrikası ise Rasim Erdemir’de kalır.

1986’da kapanıncaya kadar fabrikayı tek başına yönetir.

Hacı Süleyman Erdem Niksar Devlet Hastanesi koroner bakım odasında eşi Nazmiye Hanımla

******

Yukarda onun Nabi Dalbudak’la tanışmasından söz etmiştim. Bu tanışma onun hayatındaki kilometre taşlarından biridir. Sonradan Ankara’da müteahhitliğe başlayan Nabi Dalbudak, Süleyman Erdem’e Ankara’da bir arsa alması için öneride bulunur. Süleyman Erdem ilkönce Etlik’te 2-3 dönüm bir arsa alır. Sonra orası değerlendiğinde üzerine blok apartmanlar yapılır. Bu binalardan Hacı Süleyman’a çok sayıda daire verilir. Ancak bunların kiraya verilmesi, kiralarının tahsil edilmesi bir hayli zorluklar yarattığı için buraları satar. O  parayla yeni yerler alır. Daha çok işyeri olan bu yerler Çankaya, Sakarya, Adem Yavuz, Kumrular, Bestekâr Sokak gibi merkezî yerlerdedir. O her yaptığı işte olduğu gibi bu tür yatırımlarda da kârlılık açısından uzak görüşlüdür.

Seymenler Köprüsü yanındaki evini yaptırırken, Niksar’ın deprem kuşağında olduğu gerçeğini hiç unutmaz. Evin temellerini neredeyse Çanakçı Deresi’nin ta altına kadar indirerek sağlamlaştırır.

Hacı Süleyman Erdem’in yaşamı incelendiğinde onun hep radikal kararlar aldığı ve aldığı kararları hemen uygulamaya başladığı görülür. Yaptığı tüm işlerde, ailevi ilişkilerinde son kararı hep kendi verir. Her konuda ipleri hep elinde tutmağa özen gösterir.  İnsanlarla ilişkilerinde hep aklı ön plana çıkarır. Aslında duygusaldır ama hiçbir zaman duygularını aklının önüne almaz. İnsanların görüşlerine saygı gösterir, onları dinler. Olayları çok hızlı bir şekilde muhakeme eder ve doğru kararlar verir.

O yaşamı boyunca geleneksel muhafazakârlığı, çağdaşlıkla bir potada eritmesini bilmiştir.  Örneğin geleneksel adet ve göreneklere sadakat gösterirken akşam evinde piposunda Captain Black Gold tütününü tüttürerek iki duble greyfrutlu votkasını da içmiştir. Güzel  sanatların iki dalında yetenek sahibidir. Gençliğinde ud çaldığını, güzel sesi ile şarkılar söylediğini biliyoruz.

Hacı Süleyman Erdem’ in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve Atatürk devrimlerinin halk kitlelerine mal edilmeye çalışıldığı yıllardır. O doğduğunda İstanbul İtilâf Devletleri’nin işgali altındaydı. Cumhuriyet ilan edildiğinde ise o  üç yaşındaydı.  Türk kültür ve sanat yaşamına katkılarda bulunmak, araştırmalar yapmak, gençleri bir çatı altında toplamak amacıyla 1932 de halkevleri kurulmaya başladığında o 12  yaşındaydı. Askerlik dönüşü bir taraftan kendi işini kurup çalışırken bir taraftan da Niksar’daki birçok gençle beraber Niksar Halkevi’nin etkinliklerine katılıyordu. (9)Sahnelenen oyunlarda rol alıyor, oluşturulan korolarda şarkılar söylüyordu.  Tiyatroya duyduğu sevgiyi ilerdeki yıllarda da sürdürmüş, çocuklarının öğrencilik yıllarında ve Ankara, İstanbul seyahatlerinde onlarla beraber tiyatroya gitmekten büyük bir zevk duymuştur.

Aile bağlarına son derece önem vermiştir. Askerde iken eşine yazdığı mektupta verdiği söze sadık kalarak eşinin elini sıcak sudan soğuk suya sokturmamıştır. Eğitime de önem veren birisidir. Çocuklarının eğitimi için elinden gelen her şeyi sonuna kadar yerine getirmiştir. Evlatlarıyla arasında kesinlikle duvar örmemiş, demokrat bir baba olmaya özen göstermiştir.(10)

Az konuşur, çok dinlerdi. “İnsanları ikna etmenin en iyi yollarından birinin onları dinlemek olduğunu” çok iyi biliyordu. Sabırlı ve hoşgörülü bir insandı.

“Parayı tutmak ve iyi değerlendirmek, parayı kazanmaktan daha zordur ama ondan da zoru parayı hazmetmektir” derdi.

Yaşamı boyunca birçok başarı ödülüne layık görülen Hacı Süleyman Erdem, Niksar Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesini yaptırması nedeniyle Çankaya Köşkü’ne davet edilerek dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından taltif edilmesi, aile mensuplarınca ve Niksar halkınca bir onur vesilesi olmuştur.

Çocuklarına karşı tatlı-sert bir politika izlemiştir. 1974 yılında bir gece, yeni aldığı Mercedes marka otomobilini küçük oğlu Muhittin kendisinden izinsiz kaçırarak Tokat’a gidip gelir. Muhittin’in anlattığına göre o gece babası hiç uyumamış, onu beklemiş, sonra da ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Çünkü o tarihte Muhittin’in otomobil ehliyeti yoktur. Ve yaptığını, babası doğru bulmamıştır. Ancak iki yıl sonra Süleyman Erdem oğlu Muhittin’e bir araba alır. Bu kez oğlunu cezalandırma yöntemi, Muhittin bir suç işlediğinde araba anahtarını elinden almaktır.

Kendisine, aklına ve gücüne her zaman güvenmiştir. Hastalığının (alzhaymer) başlangıç evrelerinde, yakınları onun tek başına araba kullanmasından, uzak yola gitmesinden endişe duyarlar. Bir gün Ankara’ya gitmek ister. Oğlu Muhittin, “Baba ben götüreyim” dediğinde kızar ve gaza basarak çeker gider. Güçsüz görünmeye tahammülü yoktur.

Kale Lastik Fabrikası ile Niksar’da başlayan lastik ve plastik ayakkabı üreticiliği Niksar ekonomisine damgasını vurarak, çevre il ve ilçelerde de Niksar adının ünlenmesine ve arkasından, Niksar’da bu dalda yeni başka işyerlerinin açılmasına da neden olmuştur.(11) 1960’lı ve 1970’li yıllarda faaliyetlerini sürdüren bu işyerleri birçok kişinin istihdam edilmesi ve Niksar ekonomisine canlılık getirmesi bakımından büyük önem taşır. Öncülük ettiği bu sanayi dalında sadece fabrikalarda çalışanlar değil, dağıtım kanallarında ve bayiliklerde çalışanlar da hem para kazanmışlar hem de edindikleri tecrübe ve bilgi ile ilerde başka işlere yönelmişlerdir.

***

12 Nisan 2003’de 83 yaşında hayata gözlerini yuman Hacı Süleyman Erdem çocuklarına iyi bir servet bırakmanın ötesinde, memleketine yaptığı hizmetlerle herkesin gönlünde bir taht kurmasını sağlayan çok özel insanlardan biridir.

Işıklar içinde yatsın.

 

 

 

 

DİPNOTLAR:

(1) Aile Ceditler Mahallesi’ne ‘Kaleiçi’ yangınından sonra gelmiştir. Asıl Hacı Süleyman evi Kaleiçi’ndedir. Aile kök olarak “Fazlıoğulları” dır. (Birinci) Hacı Süleyman’ın üç çocuğu vardır. Ortanca çocuk olan Kasım’ın ablası Şerife Erdem Fazlı Erdem’in annesidir. Kasım’ın ‘Hocakızı’ lakaplı küçük kız kardeşi  Zeliha İ.Nuriye  ise Osman Üçdirhem’in annesidir.

(2) Bahattin Erdem’in ifadesine göre Hacı Süleyman ve oğlu Kasım Fatih Medresesinde eğitim görmüşlerdir. Keşfi Camii imamlığı babadan oğula geçmiştir.

(3) Bu bilgileri Ayşe Erdem verdi. Ancak Bahattin Erdem Babasının ortaokul için Sivas’a değil Tokat’a gönderildiğini ve orada Dede Süleyman’ın manevi kızı Ayşe (Ehenoğullarından) isimli bir yakınlarının yanında kaldığını söyledi. Hatta annesi Nazmiye Hanımla Halası Saliha Yeşilova’nın da böyle dediklerini ifade etti. ‘Askerî bir savcı ile evli olan hala’ ise Süleyman Erdem’in Hamide Teyzesi’nin kızı Fatma Ünoğlu’dur.

(4) Bahattin Erdem bu konuda şunları söyledi: “Hacı Osman Üçdirhem Sait Hoca’nın tinkânesini kiralamış, babam da bu tinkânede Mehmet Üçdirhem’le beraber çalışmış, hamallık yapmıştır. Buradaki çalıştığı süre ise 3-4 aydır”

(5) İlk dükkânı köşe başında –şimdi manav olan yerde- daha sonra da şimdiki Salih Özden’in bürosunun bulunduğu yerdedir.

(6) Çevre halkı bu dizel motorların gece-gündüz ‘pat pat’ seslerinden rahatsız olurlar ve atölyeyi şikâyet ederler.

(7) Marka olarak ilkönce, Çanakçı, Ayvas gibi çeşitli isimler üzerinde durulur. Sonra ‘Kale’  ismi uygun görülür. Ancak başka bir kuruluş ta mamüllerinde  ‘Kale’ ismini kullandığı için problem çıkar. Ama sonunda problem halledilerek “Niksar Kale”  ismi kullanılmaya başlanır

 (8) Zannederim 1952 yılı yaz mevsimi idi. Babamın ağabeyime aldığı alman malı bir bisiklet vardı. Ağabeyim bisikleti bana vermiyordu. Bir gün bisikleti kaçırıp “Âpınar” a gittim. (Reşadiye yolu üzerinde çok kireçli suyu olan bir kaynak vardı. Kaynağın etrafı -sudaki kireçten olacak -beyazlandığı için oraya ‘akpınar’ denilirdi. Biz ise ‘Âpınar’ derdik) yolda bisikletin lastiği patladı. Ne yapacağımı bilemeden üzüntü içerisinde bisiklet elimde eve dönerken Bengiler’de imalathanenin önünde oturan Süleyman Ağabey gördü. Beni yanına çağırdı ve bisikletin lastiğini tamir etti. Bunu hiç unutmam. Süleyman Ağabey sayesinde ağabeyimden fırça –belki de dayak- yemekten kurtulmuştum. (Hâmi Karslı)

(9) Babam Kadir Karslı, uzun süre Niksar Halkevinin Başkanlığını yapmış ve “Gösteri Kolu” yürütücülüğünü üstlenmişti. Aile albümündeki resimlerin büyük çoğunluğu bu döneme ait resimler oluşturur. Her yıl en az iki oyun sahneleyen Niksar Halkevi, bünyesinde hemen hemen o dönemin tüm Niksarlı gençlerini toplamıştır.  Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1932 yılında yazdığı üç perdelik manzum piyes de Niksar Halkevi tarafından sahnelenmiştir. Rahmetli Babam ilerlemiş yaşında bile bu piyesten ezberlediği çeşitli replikleri söylerdi. (Hâmi Karslı)

(10) (İkinci)Hacı Süleyman Erdem beş çocuk babasıdır. Bunlar sırasıyla Ayşe (1942) (Müteveffa Fevzi Erdem’le evli), Tacettin (1944)(Nükhet Tanoba ile evli), Bahattin (1946) (Nebahat Tuğsel’le evli), Jale (1951) (Mehmet Bayrakçıoğlu ile evli),  Muhittin (1956) (Gürsel Ünsal ile evli)

(11) Kale Lastik Fabrikası’ndan sonra Niksar’da  bu dalda açılan işyerleri şunlardır:1957 yılında Yayla Lastik Fabrikası (Ahmet Kaynar, Kaya&İsmet Özden, Hacı Gülcü); 1959’da (Yayla Lastik fabrikası kapanınca) Ömür Lastik Fabrikası (Kaya Özden & İsmet Özden);  1960-1961’de Güvenal Lastik Fabrikası (İsmet Şöhretoğlu,Sıtkı Şöhretoğlu,Zeki Ateşoğlu, Nabi Özek);  1961-1962’de Eski Yayla Fabrikası  Dumanlı Lastik Fabrikası  olarak( Hüseyin Gülcü bilahare  Mehmet Gelbal)

Bu arada 1961-1962 yıllarında Tokat’ta 2 Zile’de de bir fabrika kurulmuştur.

1971’deYeni Kale Lastik Fabrikası ( Fevzi Erdem & Tacettin Erdem & Bahattin Erdem & Fevzi Tepebaşı), Ufuk Lastik ve Plastik Fabrikası (Rasim Erdemir ve oğulları) ve Korkmaz Kardeşler’e ait  Korkmaz Lastik Fabrikası

A N A Y A S A

             Yeni anayasa için düğmeye basıldı. Şu anda AKP ve TBMM’de bulunan tüm muhalefet partilerinin, yeni bir anayasa yapılması konusunda hemfikir olduklarını basına yansıyan sözlerinden biliyoruz.

Ancak birçok ünlü hukukçu ise bu meclisin yeni bir anayasa yapmaya hakkı olmadığını söyleyerek, “12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleriyle oluşan TBMM’nin, halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’na dayanarak oluştuğunu dolayısıyla tüm çalışmalarını bu anayasaya uygun ve onun sınırları içerisinde yapmakla yükümlü olduklarını, ancak mevcut anayasanın 175. maddesinin sınırları içerisinde kalmak koşuluyla sadece ‘anayasa değişiklikleri’ yapabileceklerini” ifade etmektedirler.

Yine bu konuda görüş bildiren büyük bir kesim “Yeni anayasalar, mevcut ve yürürlükteki bir anayasaya göre seçilmiş milletvekillerinden oluşan ‘kurulu iktidarlar’ tarafından değil, ‘aslî veya talî kurucu iktidarlar’ tarafından yapılır”(1) demektedirler.

Anayasa, devlet ideolojisinin belgesidir.

T.C. Anayasası’nın ilk üç maddesi bunu belirtir. Dördüncü madde ise, ilk üç maddenin yani devletimizin temel ideolojisinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini söyler.
Devamını Oku »

F A Ş İ Z M

 

İnsan yaşamının bazı anlarında tek bir sözcüğe takılır kalır.

            Örneğin işleri durmadan ters giden insan “yine kör talih!”  der.

            Ben oldukça uzun bir süredir “faşizm” sözcüğüne taktım.

            Eşimle, dost ve arkadaşlarımla konuşmalarımda söz, dönüp dolaşıp hep “emperyalizm”ve “faşizm” konularına geliyor.

            Bütün dillerde kimi sözcükler zamanla gerçek anlamlarının dışında da kullanılırlar. Bunun birçok örneği vardır. Fransızcadan dilimize giren; yurda, baba ocağına veya geçmişteki yaşama özlem anlamına gelen “nostalji” sözcüğünün, günümüzde sadece “eskiye ait” anlamında kullanılması gibi…
Devamını Oku »

DİNCİ EĞİTİM

 Bu gazetede daha önce yazdığım yazılarda “dinci” ile “dindar” arasındaki farkı belirterek, gerçek dindarlara saygı duyduğumu, dincilerin ise, kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen üçkâğıtçılar olduğunu anlatmıştım. Lütfen bu yazıyı okuyanlar bu farkı hep göz önünde bulundursunlar.

AKP Hükümeti son dönemde Kanun Hükmünde Kararnamelerle Türkiye Cumhuriyeti için temel taşı sayılabilecek pek çok şeyi değiştirdi.

Özellikle 651,652 ve 653 sayılı KHK’ larla dinci eğitimin yaygınlaştırılmasının önü açıldı.

2004 yılında çıkarılan bir yasa ile kamu kurum ve kuruluşlarının, belediyelerin, özel idarelerin, kamu bankalarının yüksek öğrenim öğrencilerini burs, kredi adı altında ödeme yapmaları yasaklanmış ve bu iş sadece Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu’na verilmişti.
Devamını Oku »

AH ŞU ÜNİVERSİTELER OLMASA…

Bazıları tarafından Osmanlının son dönemlerindeki Maarif Nazırlarından Emrullah Efendi’ye, bazılarınca da Sultan Abdülhamit’in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa’ya ait olduğu söylenen “Mektepler olmasa, şu maarifi ne güzel idare ederdim” sözü, büyük olasılıkla şaka olarak söylenmişti.

Daha çok Haşim Paşa’ya ait olduğunu zannettiğim bu sözün, dini eğitim yapan medreselerin yerini mekteplerin almasından bunalan bir kafanın da söylemesi büyük bir olasılıktır.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Üniversitesi’nin akademik açılış töreni için okula gelen Başbakan Recep Tayip Erdoğan, YÖK Başkanı, İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü zannederim, içlerinden “Ah şu üniversiteler olmasa…” diye bir düşünce geçirmişlerdir.
Devamını Oku »