ŞÖHRETOĞLU SALİH REMZİ ÜNLÜ

Salih Remzi Ünlü okul bahcesinde

Şöhretoğulları Niksar’ın büyük ve köklü ailelerinden biridir. Bu aileden Hacı Dede olarak bilinen Hacı Ahmet Efendi, çocukluğunda fizik olarak son derece zayıf ve çelimsizdir. Buna rağmen 19. yüzyılın sonlarında medresede öğrenim gören babası Hacı Salih Ağa ile beraber hacca gittiği için,  küçük yaştan itibaren “Hacı” sıfatını almıştır.

Küçük Ahmet’in çok zayıf ve çelimsiz olmasına rağmen babası tarafından hacca götürülmesi ailenin diğer bireylerini bir hayli endişelendirmiştir. Çünkü o yılların koşullarında hacca gitmek zor ve meşakkatli bir iştir. Uzun süren yolculuktan dönüşte, Samsun’da vapurdan inerken Ahmet’in babası Hacı Salih Ağa ölür ve orada bir cami avlusuna defnedilir.(1) Hacı Ahmet tek başına Niksar’a gelir. Birkaç yıl sonra da –erken sayılacak bir yaşta- akrabaları olan Bektaşoğullarından Hulûsi Efendi’nin halası Fatma Hanım’la evlenir. Bu evlilikten doğan dört çocuğun en büyüğü ve tek erkek olanı Salih Remzi Ünlü’dür.

İlkokulu (mekteb-i iptidai) Niksar’da okuyan Salih Remzi’yi ailesi tek erkek çocuk olduğu için daha fazla okutmak istemezler. Çünkü Niksar’da ilkokul sonrası gideceği başka okul yoktur ve ailesi de onu gurbete göndermek yerine ticaretle uğraşmasını ister.

Ancak bir gün Salih Remzi ailesinden habersizce okumak için Niksar’dan kaçar. İlk gittiği yer Harput(Elazığ) tur. Ortaokulu (mekteb-i rüşdî) orda bitiren Salih Remzi, orta tahsilinin bir kısmını (mekteb-i  i’dadî) Trabzon,  bir kısmını da İstanbul’da tamamlayıp, o zamanın en gözde yüksek okulu (mekteb-i âli) olan Teknik Okul’un inşaat fakültesi bölümüne girer.

19.yy’ın sonlarındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve sosyal durumu düşünüldüğünde, küçük bir çocuğun okuma aşkıyla evinden kaçarak, hem çalışıp yaşamını sürdürmesi hem de bir taraftan öğrenim görmesinin ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılır.

Oğullarının özlemiyle anne Fatma Hanım’la babası Hacı Ahmet Efendi de zor günler geçirmektedirler. Oğluna yazdığı bir mektupta Hacı Ahmet Efendi, “…senin hasretinden gözlerimiz nem-nâk oldu”(2) der.

Salih Remzi, o dönemde Niksar’da yüksek öğrenim gören birkaç kişiden biri –belki de- ilkidir.(3)

Devr-i Hürriyet’in başlarında (Osmanlı Devleti’nde kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe konduğu 23 Temmuz 1908’den meclisin kapatıldığı 21 Aralık 1918’e değin süren anayasalı ve parlamentolu yönetim dönemi) Salih Remzi Bey genç bir mühendistir ve İstanbul Şehr-emâneti’de (İstanbul Belediyesi) Osmanlı’nın bir memurudur.

Avusturya veliaht prensi Franz Ferdinand’la karısının 28 Haziran 1914’te Bosna’da öldürülmesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı sırasında Salih Remzi Kars’ta ihtiyat zâbiti (yedek subay) olarak askerliğini yapmaktadır.

Alman muhripleri “Goeben” ve “Breslau” nun Çanakkale Boğazı’nı geçerek 10 Ağustos’ta Marmara’ya girip, İstanbul’daki havayı Alman yanlısı Enver Paşa lehine çevirmesi, muhriplerin Osmanlıya satılmış gibi gösterilerek Yavuz ve Midilli adı altında Karadeniz’e açılarak Odessa ve öteki Rus limanlarını bombalaması üzerine 1 Kasım’da Rusya Osmanlı’ya savaş açar. İhtiyat Zabiti Salih Remzi de kendini savaşın içinde bulur, Ruslar’a esir düşer.

1917 devrimiyle başlayan süreç içerisinde Ruslar Kars’tan çekilmeden önce, Esir-Mühendis Salih Remzi’ye, Kars’ın inşaa ve onarılmasında görev verirler. Devrim sonrası çekilirlerken de Salih Remzi’yi beraberlerinde götürürler.

Salih Remzi yıllar sonrası, yedi yıl süren Sibirya’daki esaret günlerini, kendisi gibi mühendis olan, kız kardeşi Halise Özbay’ın torunu Ziya Ünal Özbay’a şöyle anlatır:

1917 yılında Rus askeri Kars’tan çekilirken, bizleri de beraber götürdüler. İlkönce Batum’a gittik. Batum’da bir kısım esirleri serbest bıraktılar. Ancak kendi işlerinde kullanabilecekleri teknik işlerden anlayan nitelikli esirlerini salıvermediler. Ben Batum’da bir ara tesadüfen Niksar’da mahallelim olan Kadayıfçılar’ın Abdullah Efendi’yi gördüm. Ayaküstü kısaca görüştük. Abdullah Efendi serbest bırakılan esirlerdendi. Benim Ruslar’ın elinde olduğumu, Niksar’a dönünce aileme o söylemiş.

            Yedi yıl süren Sibirya’daki esaretimin ilk üç yılında, altı ayda bir memlekete sağlık durumumu bildiren bir kart göndermeme müsaade ettiler. Daha sonra ise haberleşmeyi yasakladılar. Bu arada beni Sibirya’daki çeşitli kentlerde teknik eleman olarak çalıştırdılar.  Ben esaretim boyunca hiç ümidimi kesmedim. Kendimi kapıp koyvermedim. Kılığıma kıyafetime özen gösterdim. Hergün tıraş oldum. Bu arada Rusçayı da öğrendim.

            Herhalde diğer esirlerden farklı olan bu yanımla dikkatlerini çekmiş olmalıyım ki, kamp komutanının eşi ve kızı bana mültefit davranıyorlar, beni kollayıp koruyorlardı.

            Esaretimin yedinci yılı biterken, ailesi bana çok yakınlık gösteren bu kamp komutanının başka bir yere tayini çıktı. Bir gün komutanın eşi ve kızı bana: “Biz buradan gidiyoruz. Giderken seni de, gizlice bu esaretten kurtarmayı düşünüyoruz. Seni trende eşyalarımızın arasına saklayıp, Türk sınırına yakın bir yerde bırakacağız. Ondan sonra sen başının çaresine bakarsın” dediler.  İlkönce bunu şüpheyle karşıladım. Ama sonradan bu teklife “evet” dedim.(4)

            Beni trenden indirdiklerinde her taraf kış-kıyametti. Hava buz gibi soğuktu. İki gün aç susuz yürüdüm. Sonunda kendimi kaybetmişim.

            Gözlerimi açtığımda, kendimi, bir ahırda, gübre yığınının içine gömülmüş halde buldum. Beni donmak üzere iken bulan Türk köylüleri imiş. Bana büyük ilgi gösterdiler. İyi oluncaya kadar baktılar, misafir ettiler. Onların iyiliğini hiç unutamam. Sonra da bana bir at vererek memleketime doğru yolcu ettiler.”

            Bir ay sonra Salih Remzi Bey yorgun, perişan bir halde Niksar’a girerken, kendisini ilk önce, çocukluk arkadaşı, Bardakçıoğullarından Bâbap Recep Efendi görür. (Recep Efendi,  Gazi Ahmet İlkokulu’nda hizmetliydi.) Hemen Arasta Kahvesi’nde oturmakta olan babası Hacı Ahmet Efendi’ye müjde verir. Hacı Ahmet Efendi çok şaşırır. Çünkü dört yıl oğlundan haber alamayınca aile olarak onun öldüğüne karar vermişler ve ruhu için mevlit bile okutmuşlardır. Ama Hacı Ahmet Efendi’nin yüreğinin bir köşesinde hâlâ bir ümit olmalı ki,  “Eğer oğlum sağ salim evine dönerse bir inek kurban edeceğim” şeklinde de bir vaadi vardır.

Salih Remzi eve girmeden önce bu söz yerine getirilir. Ancak bu arada, öldü zannettiği oğlunu canlı olarak karşısında gören anne Fatma Hanım’ın sevinç ve şaşkınlıktan dili tutulur. (Fatma Hanım ömrünün sonuna kadar bu şekilde kalır.)

Salih Remzi Ünlü eşi ve kızı ile

Bir süre Niksar’da kalan Mühendis Salih Bey İstanbul’a dönmeğe karar verir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, İstanbul Belediyesi kadrosunun içinde yer alır.

Birçok önemli projeye imza atan Salih Remzi Bey, bir ara belediyeden ayrılarak serbest müteahhitlik yapmak ister. Ancak çok dürüst ve titiz yapısı gereği bu işi yapamayacağını anlayarak tekrar resmi görevine döner.

Yeni görevi Yıldız Teknik Okulu’ndadır. Bu okulun öğretim görevlisidir ve emekli oluncaya kadar da bu görevde kalacaktır.

Görevi sırasında kimseye farklı davranmaz. Dürüst ve çalışkandır. Hiç kimseden hak etmediği bir şeyi talep etmez ve hak etmeyene de hiç yardımcı olmaz. Örneğin öz kız kardeşlerinin çocukları öğretim görevlisi olduğu okulun sınavlarına girerler. Ancak Salih Remzi Ünlü onlara bile aracılık yapmaz. (Bu iki yeğeninden biri eczacı Sıtkı Şöhretoğlu, diğeri de merhum Ziraat Mühendisi Necmettin Özbay’dır.)

Bir gün dersi kaynatmak isteyen öğrencileri tahtaya yumurta akı sürerek, tebeşirle yazı yazılmasını önlemek istemişler. Durumu gören Remzi Bey,  “Arkadaşlar, devlet bu dersi işlemek için bana para veriyor. Bu 45 dakikayı boş geçirirsem aldığım para haram olur” diyerek bir sandalye üzerine çıkıp tahtanın yumurta akı sürülmemiş kısmını kullanarak dersini işler.(5)

2525 sayılı soyadı yasasının çıktığı 21 Haziran 1934 te, aile lâkabı olan Arapça  “şöhret” sözcüğünün Türkçesi olan “ünlü” sözcüğünü soyadı olarak alır.

Bir süre Tatavla’da (Kurtuluş) bir Rus madamın evinde pansiyoner olarak yaşayan Salih Remzi  –ki, bu madamla bir de gönül ilişkisi olduğu söylenir-  bilim adamlığının yanı sıra entelektüel kesimle de iç içe bir yaşam sürmektedir. Örneğin ulusal kültürümüzün gelişmesinde büyük emeği olan, bir dönem milletvekilliği de yapan yazar ve edebiyat tarihçisi Agâh Sırrı Levend ve l998 yılında, 92 yaşında kaybettiğimiz hocaların hocası, Yahya Kemal’in en yakın dostlarından olan edebiyat öğretmeni Salim Rıza Kırkpınar samimi arkadaşı ve akşamları kurdukları çilingir sofralarını paylaştığı bir dostudur.

Kurtuluş’taki Rus madamdan ve evinden ayrıldıktan sonra kaldığı bekâr evine bir kış akşamı döndüğünde, evin soğukluğuna ve dağınıklılığına bakarak evlenmeye karar verir. Ve hemen,  meslektaşı ve Yıldız Teknik’in müdürü olan Vakkas Aykut Bey’in baldızı Fevziye Hanım’la evlenir. Tarih, 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. Yaşı ellidir. Bu evlilikten Semra isimli bir kızı olur. (Semra Evyap, Duru ve Arko sabun fabrikalarının sahibi Fikret Evyap’la evlidir.)

Salih Remzi Bey meslek yaşamında çok önemli işler yapar. Örneğin; İstanbul’da Haliç üzerine kurulmuş, Unkapanı ile Azapkapı’yı birbirine bağlayan, 2. Mahmut’un emriyle1837’de yapılan, 1912 de tadil edilen ve 1936 yılında büyük bir fırtına sonucu yıkılan Unkapanı Köprüsü’nü yeniden yapan Fransız firmasını denetleyen tek Türk mühendis Salih Remzi Bey’dir. (Bu köprü477 metreuzunluğunda25 metregenişliğindedir.)

Salih Remzi Bey, Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’un imar planının hazırlanmasında büyük görevler üstlenir.

Dönemin valisi ve belediye başkanı Muhittin Üstündağ’dır.(6)

Dönem Atatürk devrimlerini uygulama ve kesinleştirme dönemidir. 1884 Sakız doğumlu olan Muhittin Üstündağ, İstanbul’un imar planının hazırlanmasına önayak olur.

Halkının çok büyük bir kısmını Rumların oluşturduğu Tatavla’da (Kurtuluş’ta) 1929 yılı kış aylarında büyük bir yangın çıkar. Yangın 24 saatte, tepeden Dolapdere’ye kadar hızla yayılır ve hemen hemen tüm Rum binaları yanar. (Bu yangında nedense o yörede bulunan kamu binalarına hiçbir şey olmaz) Yangından sonra Tatavla,  Kurtuluş ismini alır.

Henüz kadastrosu yapılmamış ve imar planı olmayan bu bölgenin yeniden düzenlenmesinde Salih Remzi Ünlü’ye görev verilir. (Cumhuriyet döneminde kadastro ile ilgili ilk yasal düzenleme l925’te yapılmışsa da, kentlerde kadastro çalışmalarına Aralık 1934’de çıkartılan 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu’yla başlanmıştır.)

Mühendis Salih Remzi Ünlü verilen görevi üstün bir başarıyla yerine getirir. Yangın yerlerinin yeniden mülk sahiplerine dağıtılması gibi bir işin üstesinden hakkaniyet ölçüleri içerisinde yüzünün akıyla çıkar.

Bu konu ile yakından ilgilenen Atatürk, Vali Üstündağ’ın önermesiyle Salih Remzi Bey’e teşekkür eder.  O da bu onuru ömrünün sonuna kadar özenle muhafaza eder.

Remzi Bey, Niksar’da babasından kendisine kalan gayr-i menkul hissesini yakınlarına satar. (Ev, Pazar yerindeki sergen, vb.) Eline geçen paraya memuriyetten biriktirebildiği üç-beş kuruşu da ekleyerek kendine mütevazi bir daire alır.

Ve 1971 yılında 84 yaşında ölürken kızına  “Yavrum, ben sana bu ufak dairenin dışında başka bir mal mülk bırakamıyorum. Ancak unutma ki, sen, daima övünç duyacağın şerefli ve erdemli bir babanın manevî mirasına sahipsin” der.

***

Yaşam öyküsünü kısaca anlattığım Şöhretoğlu Salih Remzi Ünlü sadece geride bıraktığı aile bireyleri için değil, tüm Niksarlı hemşerileri için de övünç kaynağıdır. O’na “ışıklar içinde yat” derken, aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum.

***

 

 

Dipnotlar:

(1) Şöhretoğlu Hacı Salih Ağa’nın hacdan dönerken Samsun’da ölümü üzerine merhum Tokat Senatörü Zihni Betil’in dedesi Zihni Efendi tarih düşürmek için bir şiir yazmıştır. Mezar taşındaki bu şiir şöyledir:

 

“Bîvefa dehre sakın aldanma yoktur lezzeti

Lâcerem takibeder ziruhu mevtin şerbeti

 

İşte Niksar eşrafından Hacı Salih Ağa kim

Şöhret-i zâde deyu meşhurdu nam-ı şöhreti

 

İttiga rahına öyle iltica etmişti kim

Bîkusur ifa ederdi cümle farz-ı sünneti

 

Hanedanı asr idi, hem de sahiyyütta-âb idi

Hasılı mebzul idi miskine nan-ü nimeti

 

Bildi gerdûn-u fenanın bîbeka olduğunu

Hak rızasın bulmaya etmişti halis niyeti

 

Aldı mahdumun beraber azmi haccetti bu sal

Yüz sürüp Beyt-ül hareme buldu feyz-ü rif’ati

 

Avdetinde oldu keyfsiz geldi Samsun şehrine

Hükm-ü ferman-ı ilâhi kıldı burda rıhleti

 

Çün feda etti hüda rahında cism-ü canını

Haşredek kabrine yağsıngirdigârın rahmeti

 

Asrımızda az bulunur böyle memduh-ül hisal

Anın için suznâk oldu bu zatın firkati

 

Say-i meşkur, haccı makbul,zenbi de mağfur ola

Ol şefaatkârımız fahr-ü risalet hörmeti

 

Kim ziyaret eder ise iş bu zatın kabrini

Okuya Allah içün seb’al meseni

Çıktı bir hâtif, dedi tarh-i tamın Zehniya

Can kuşu pervaz ile buldu o demde cenneti

(Şair Zihni Efendi, “ebced” hesabıyla Hacı Salih Ağa’nın ölüm tarihini bildirmiştir. Ebced hesabı, eski sâmi alfabe sırasına göre tertiplenmiş, Arapçaya mahsus sesleri gösterir harfler ilave edilmiş ve bu sıraya göre harflere birden ona sıra ile, ondan yüze onar onar, yüzden bine yüzer yüzer olmak üzere birer sayı değeri verilmiş olan Arap harflerinin diziliş sırası ve bütünüdür. Şiirden Hacı Salih Ağa’nın rumi 1306  (milâdî 1890) yılında öldüğünü öğreniyoruz.

 

(2)  “nem-nâk” Farsça birleşik bir sıfattır. “Nemli”, “yaşlı” anlamına gelmektedir. Remzi Bey’in Yeğeni Avukat Ulvi Şöhretoğlu, lise ve üniversite öğrenimi yaptığı yıllarda sık sık dayısı ile konuşmalar yapmış ve bunları ailesiyle ilgili yaptığı soyağacına not etmiştir

 

(3) Niksar’da uzun süre belediye başkanlığı yapan Hakkı Tahmisçioğlu ile kardeşi Müftü Sait Tahmisçioğlu’nun da yüksek tahsilli olduğu söylenmektedir. Ancak, Hakkı Tahmisçioğlu’nun oğlu Cavit Tahmisçioğlu ile görüşmeme rağmen bu konuda bir belge elde edemedim. (“Niksar’da İz Bırakanlar” dizisinde ‘Tahmisçioğlu Kardeşler’ ayrıca anlatılacaktır)

 

(4) Salih Remzi Bey kamptan kaçırıldıktan sonra bölgede kuvvet kazanan Ermeniler kampı basarlar ve oradaki esirleri katlederler.

 

(5) Bu olayı, Ulvi Şöhretoğlu yd.sb.lığını yaparken devre arkadaşı –Salih Remzi Bey’in öğrencisi- Mühendis Doğan Sığındı’dan dinler.

 

(6) O yıllarda valilik ve belediye başkanlığı aynı kişi tarafından yürütülmektedir. Üstündağ bu göreve 14.07.1928’de atanmış ve 10 yıl, 4 ay, 20 gün bu görevde kaldıktan sonra 04.12.1938 tarihinde görevden ayrılmıştır.

 

(Bir teşekkür notu: Bu yazıyı hazırlarken ellerindeki bilgi ve belgeleri bana aktaran,Salih Remzi Bey’in Yeğeni Osman Nuri Özbay oğlu arkadaşım Mühendis Ünal Özbay’a; yine Salih Remzi Bey’in küçük kız kardeşi Hâdise Şöhretoğlu’nun oğlu arkadaşım Avukat Ulvi Şöhretoğlu’na teşekkürlerimi sunuyorum.) H.K.

 

 

Dr. ALİ NEJAT ÖLÇEN(*)


İnsanların, tanıyıp dost olmakla onur duydukları, övündükleri isimler vardır.

Benim yaşamımda da, kendilerini yakından tanıdığım için mutluluk duyduğum, onlardan yeni şeyler öğrendiğim ve beni derinden etkileyen böyle insanlar vardır.

Bugün o insanlardan birini tanıtacağım sizlere…

*

            Ali Nejat Ölçen 4 Haziran 1922 Amasya doğumlu, İstanbul Teknik Üniversitesi “Su Kolu” mezunu 88 yaşında bir delikanlı!..

Evet, o bir delikanlı…

Andre Maurois, Yaşamak Sanatı adlı kitabında “Yaşlılık, artık geç kalındığı, oyunun oynanmış ve sahnenin başka bir kuşağa geçmiş olduğu duygusudur” der. Gerçekten, ülkemizde, daha ellili-altmışlı yaşlarda emekli olup köşesine çekilerek artık sadece gençlerin yaptıklarını seyreden bir büyük yaşlı çoğunluğun yanında; Ali Nejat Ölçen gibi, yurt ve dünya sorunları üzerine durmadan okuyup, yazan, konuşan, üreten ve yaşam sahnesinde dimdik duran, birisine rastlamak adeta imkânsız gibi…

Bu yüzden Sayın Ölçen 88 yaşında bir genç insan!…

1928–1946 arası öğrenci,

1946-1950 arası mühendis,

1960-1973 arası iktisatçı,

1973-1980 arası politikacı..

1980 sonrasında ise hem öğrenci, hem mühendis, hem iktisatçı, hem de politikacı olarak düşünüyor, okuyor, yazıyor, konuşuyor…

Devamını Oku »

NİKSARLILAR DAYANIŞMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ (NDKD)

(İstanbul’daki Niksarlıların 35 yıl önceki örgütlenme öyküsü)

NİKSARLILAR DAYANIŞMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ (NDKD)

 

1976 Yılında, Sakarya Adapazarı Lisesi’nden, İstanbul Beyoğlu Fındıklı Lisesi’ne atanmıştım. Eşim, Edirnekapı’da bir okula atandığı için orada bir ev kiralamıştık. Benim âdetimdir, gittiğim her kentte veya taşındığım her semtte “acaba burada yaşayan bir hemşerim var mı” diyerek çevremde Niksarlı ararım.

Ortaokul’dan sınıf arkadaşım Görgün Özdemir Fatihte, Eser Günal Göztepe’de oturuyorlardı. Kunduracı Nusret Kaleli Ağabey’in evi de Edirnekapı’ya yakın bir yerdeydi. Yine Fatihte Hacı Kâşifler’den Sabahattin Olcay Ağabey’in de evi vardı.

Bunların dışında, başka semtlerde yaşayan birçok Niksarlı daha vardı. Sık sık bu arkadaşlarla bir araya geliyorduk.
Devamını Oku »

SAYIN DR. ORHAN DÜZGÜN’E AÇIK MEKTUP

YCHP(Yeni Cumhuriyet Halk Partisi)TOKAT MİLLETVEKİLİ

SAYIN DR. ORHAN DÜZGÜN’E

AÇIK MEKTUP

Sayın Vekilim,

Bu size yazdığım ikinci açık mektup. İlkini yine Tokat Haber’de, bu köşede, ‘Seçmenden vekiline birkaç soru’ alt başlığı ile yayımlamıştım. Tarih 27 Nisan 2011 di. Yani 12 Haziran seçimlerine yaklaşık iki ay vardı.

O mektubuma yanıt vermediniz.

Size oy vereceğimi açıkça duyurduğum halde, bir telefon etme zahmetine de girmediniz. Seçim öncesi Çamiçi Yaylası’ndaki evimin önünden birkaç kez geçip köylerdeki seçmenlerinize giderken, arabanızın penceresinden olsun bir ‘merhaba’ bile demediniz.

Kimbilir, belki de o mektubu ve YCHP üzerine yazdığım diğer yazıları da okumadınız. Ama ben yine de size oy verdim.

Yetmiş yılı aşkın yaşamımda, ülkemin bu denli hızla karanlığa sürüklendiğini, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı emperyalizmin ve yerli uşaklarının bu denli saldırıya geçtiğine hiç tanık olmamıştım.

Kötünün iyisi olmaz kuralına karşın, ben umarsızlık içinde (çaresizliğimden) yine de “kötünün iyisi” ne (ehven-i şer’e) oy vermiştim.
Devamını Oku »

AYVAS PANAYIRI (2)

AYVAS PANAYIRI

(2)

        

         (Aşağıdaki yazı  ‘Ülker’ dergisinin 3. sayısından alınmıştır. Niksar Halkevi’nin günümüzden 70 yıl önce yani 1936 yılında çıkarttığı bu dergileri çocukluğumda babamın kütüphanesinde görmüştüm. Daha sonraları aramama rağmen bulamadım. Ancak sevgili meslektaşım Hasan Akar, bu dergilerin birer fotokopisini Milli Kütüphane’den temin ederek bana ulaştırdı. “Niksar Ayvas Panayırı” adlı yazı, Ülker’in 1.sayfasından itibaren verilmiş.Yazarı Halis Turgut Özden. Yani ünlü Yekta Güngör Özden’in babası. Öğretmen Halis Özden, Niksar’da uzun yıllar öğretmenlik,  başöğretmenlik, maarif memurluğu  yapmış ve Hacı Mahir Efendi’nin büyük oğlu Şevket Turhan’ın kızı Kadriye Hanım’la evlenmiştir.)

Yazı imlasında çok hafif düzeltmeler yapılarak aynen verilmiştir. Yazıda birçok Arapça. Farsça sözcük ve tamlamalar kullanılırken, yazının arasına konulmuş olan o günlerin Tokat Valisi Faiz Ergün’ün fotoğrafının altına ise “Gençliği Seven Saygı değer İlbayımız F. ERGÜN” diye yazılması, o günlerde, dil konusunda kafaların bir hayli karışık olduğunu göstermektedir. Yazıda geçen yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarını vermek istediğimde, bu köşenin sınırlarını hayli zorladığımı gördüğüm için yazıyı okuyucuya aynen sunuyorum. Zaten sizlerin, cümlelerin bütününden çıkan anlamları kavramakta zorlanmayacağınızı düşünüyorum.)

***

       “1936 yılı birinci teşrin ayının  birinci Perşembe günü Niksar Ayvas suyu civarında büyük bir panayır kuruldu. Umumi malûmat ve kimyevi  evsafını bilâhare neşredeceğimiz  Ayvas suyu kasabaya tahminen 10 dakika mesafede Ayvaz önü sırtlarının yayıldığı geniş etekler üzerindedir. Niksarlıların yüksek arzu ve emellerine terceman olan Niksar Belediye Hey’et ve mensubini  bilhassa bu uğurdaki kuvvetli alâka  ve teşebbüsleriyle az zamanda çok muazzam varlıklar gösteren Belediye reis vekili  ayni zamanda vilâyet umumi meclis azamızdan  Mehmet Kaynak’ın zati  faaliyet ve takibatıyla kurulan bu Ayvas Panayırı sayesinde  her bir yönden memleket namına tereddüp edecek umumi ve mütekabil bir çok pozitif muvaffakiyetler elde edildi. Her yıl kasaba içerisinde yeni bir tehavvül ve ilerleyiş göstermekle beraber dört yıldan beri de yaptığı elektrik tesisatıyla Niksar’ın binbir köşesini ta gece sabahlara kadar medeni ışık gözleriyle süsleyen, Niksar’ın en ufak bir noktasını bile sonsuz Cumhuriyet nurlarına boğan Niksar Belediye Hey’etimiz müşavereli, çok muntazam bir proje dahilinde aldığı hayli tertip ve ihzaratla Ayvas panayır yerini üç beş gün zarfında adeta bir kasabaya döndürmüştü. İlk önce panayırcıların şahsi zevk ve istirahatlarını temin etmek, Ayvas suyunun çıktığı  mahalli ortaya almak şartıyla tam bu Ayvas suyunun iki cihetinde en çok üçer yüz kişi istiap edebilecek şekilde münasıp mahallerinde de kahve ve kebap ocaklarına varıncaya kadar mevcut olan uzun boylu barakalar, pavyonlar yaptırdı. Güneş hatta yağmur tehlikelerinden  bile mahfuz bulunan  bu her iki baraka ve pavyonların işgal ettiği zemin kat kâmilen tefsiye ettirilmiş, fazla olarak Türk bayrağı, halı ve sandalyelerle de kendi mucirleri tarafından süslenen bu baraka ve pavyonların asri bir gazino, cazbant ve curcinası yerinde, söz ve sazı mükemmel bir panoramadan hiç farkı kalmamıştı. Ayvas suyunun çıktığı mevki önünden bilitibar onsekiz ilâ yirmi dönümlük kısmen ivicaclı düz bir arazi üzerinde muhtelif sınıf iş erbabiyle, araba ve hayvanata ait yerler baştan aşağı taksim edilmiş manifatura diğer büyük mikyasta olan tuhafiye ticarethanelerinden en küçük tablalar üstündeki ayaklı satıcılara varıncaya kadar her bir türlü alış verişçi, buna bağlı iş san’at adamları bu saha üzerinde şen şatır yayılmışlar kendi ticarethanelerini açmışlardı. Panayırın batısındaki büyük cümle kapısından içeri girilince sağ tarafta limonatacıdan başlayan panayır yeri muhtelif iş gücdeki sanat ve ticaret erbabının kendi emtia ve alış verişini kolaylıkla döndürebilecek şekilde sol tarafından tatlıcı dükkânı ile nihayet bulmak üzere üçyüzü mütecaviz ticarethane ve san’atkârlarla çevrilmişti. Bu düzlük içindeki münasıp mahallere de gelen müsafir ve halkımız için hususi çadırlar, pehlivan güreş meydanı, pehlivan hakem idare hey’eti ile seyircilere güneş icabında yağmurdan bile mestur ayrıca çadır ve yerler tahsis edilmişti. Niksar’ın bütün ova ve dağlarına nazır, temiz çimenlere bürünmüş Ayvaz suyunun üstü de yine hariçten gelecek misafir ve halkımıza mahsus çadırlar, çocuk bayram salıncakları ile donatılmıştı. Panayır hitam bulduğu güne kadar hiçbir hadise olmadığı halde ayrıca önünde dalgalanan bir Türk bayrağıyle, telefon diğer âsayiş ve inzibat teşkilâtını haiz karakol çadırı da panayırın her tarafını görebilecek bir kısımda bulunuyordu. Kadın ve erkeklere mahsus umuma açılan, hark üzerindeki ihmal edilmeyen kapalı helâlar da ayrıca kayde şayandır. Cuma günü saat 13 te çok kesif ve heyecanlı bir halk kütlesi arasında büyük panayırın açılma töreni yapıldı. Panayır cümle kapısının bağlandığı kırmızı beyaz kordelâ kaza kaymakamı yönünden çözülerek panayır yerinde arkasındaki ekân ve halk tabakasıyla derin bir uğultu altında girildi. Panayır içindeki Türk bayraklarıyla süslenmiş sütun üzerine rekzedilen Atatürk büstü önünde toplanılan açıklıkta müntehap bir heyet ve okul çucukları yönünden İstiklal marşı söylenildi; müteakiben belediye reis vekili Mehmet Kaynak, Gazi Ahmet ilk okulu öğretmenlerinden arkadaşımız Turgut Baykal taraflarından memleket durumundaki ekonomik bir mevzu ve mahiyet itibarıyle bu yıl panayırından alınacak sonuçlara dair çok ateşli söylevler verildi. Bundan sonra orada bulunan topluluğun içten gelen kıvanç ve sevinçli alkış tufanı altında  münhasıran panayır şerefine hazırlanan bir koç kurban edildi. Artık Niksar ovasının boşluğu içinde yükselen yedi katlı davul zurnanın taninendaz tarakaları, bu geniş ovanın sessizliğini; yırtan çığlıkları, panayırcıların şevk ve iştiyakla daldıkları kendi alışverişindeki gulguleleri her tarafı şenletmişti. Gündüz akşamlara kadar sanki bir kasaba gibi hıncahınç işleyen panayır yeri gecelerinde de keskin ışıklarıyla parlayan Ülker diyarından başka bir şey değildi. Panayırın kurulduğu günden itibaren gerek kasaba halkı, gerekse akşam paydoslarında resmi dairelerinden çıkan memur ve müstahdeminlerle hususi atölyelerinden ayrılan iş adamları hâişle elinde valizi, cebindeki yaptığı ihtiyaç listesiyle panayıra koşuyor günlük kumanyasını bizzat panayır yerinden tedarik ettikten sonra  kat’i bir mecburiyet hasıl olmadıkça bu güzel yerden ayrılmak bile istemiyordu. Kazanın hafta pazarı olan cumartesi günü lâyık olduğu bolluk ve halk tabakasını buldu. Civar kaza ve kasabalardan gelen müsafirlerimizden başka önünde boğası, elinde kovası dört yönden akın eden sevgili köylü yurttaşlarımız kendi mevcudiyetleriyle beraber getirdikleri her hangi bir eşya ve hayvanatiyle panayır yerimizi  bir kat daha şenlettiler. Doğrusu bu panayır yerimizi tam bu gün saygı değer müsafir ve yüce köylü kardeşlerimiz şereflendirdiler. Resmi tatile müsadif hafta pazarı günü kendi Türklük şiarımızdan madud olan  güreş ve pehlivan müsabakaları için de ayrıca düşünülmüş hazırlıklar vardı. Pazar günü sabahından başlayarak bermutat panayır yerine akın yapan, binbir çeşit giyinişleriyle panayır yerini hatta karşı yamaçları, saha haricindeki düzlükleri adeta bir çiçek bahçesi gibi süsleyen kadın erkek bütün halk ve seyirciler önünde güreş meydanı açıldı. Bu hararetli pehlivan çarpışma ve müsabakaları saat 17 ye kadar sürmüştü. Peşkir, küçük alaca, başaltı, orta, baş adlı pehlivan güreşmeleri sıra ve nizamındaki derecesine göre  muayyen saat zarfında bitirildi. En sonunda: Halkevimiz Spor Kolu Başkanı Orhan Nazlı’nın teşvik ve tergibindeki fedakârlıklarıyla yetiştirilen Spor Kolu üyelerimizden Buzköylü Mehmet Pehlivan ikramiye olarak aldığı bir çift öküz mukabilinde başı kazandı. Niksar’da mes’ut bir gün olarak beş gün süren panayır müddetince yirmi iki bin, diğer pehlivan güreşleri günü de sekiz bin halkın bulunduğu tahminen anlaşılmıştır. Hulâsa : kurulan bu Ayvas panayırı iktisadi bir adım, şerefle geçirilen çok önemli bir gün olmakla beraber kaza ve mülhakatı için cidden uğurlu, daha doğrusu her yıl herkes tarafından temenni edilecek olan çok kârlı kapılar açmıştır. Şimdiye kadar değil kaza harici kendi mıntıkamızdaki bazı uzak köylerimizin bile vakıf olmadığı Niksar’ın her bir türlü istihsal ve istihlâkâtı  üzerinde bu Ayvas panayırı dolayısıyla mühim roller, tüccari hareketler baş göstermiştir. Yine bu Ayvas Panayırı vesilesiyle memleketin tabiî  mahsulât ve san’at eserlerinin daha çok sürüm ve rağbetini artıracak kaynaklar çoğalmıştır. Bir taraftan da umumi ihtiyacat değerindeki fiat ve sühuletle temine, bununla beraber ancak kendi muhiti dahilinde kalan san’atlar erbabının eserleri her bir bucağa yayılmaya, belki de göreceği örnek, alacağı ulusal bir rekabet duygusu ile bu gibi san’atlar erbabının ortaya koyduğu her bir eserleri daha iyi şekilde değişmeye başlamıştır. İşte böyle hayırlı bir teşebbüs ve umumi bir gayenin istihdaf edeceği mütekabil menfaatler noktai nazarından bu gibi kasabalardaki yapılan yıl panayırlarının her cepheden bir çok fevait ve muhassenatı vardır. Yalnız güzel içimli Ayvaz suyumuza verilecek ehemmiyetten mâdâ panayırın yine  her yıl kurulacağı bu Ayvas suyu civarında fenni ve pilan dahilinde, daha modern açıkcası sabit ve mütekâmil bir şekilde ıslâhını, daha sağlam ve metin bir vaziyete ifrağını faâl Belediyemizin yüksek ödev ve himmetlerinden bekleriz!..

                                                                                              Halis Turgut ÖZDEN

Hamiş: Panayırın yapıldığı Ayvas suyu Niksar’ın güneyindedir.

 

                                                                       ***