“YENİ OSMANLICILIK!”

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, AKP’nin Kızılcahamam kampında yaptığı bir konuşmada “Osmanlı’dan kalan bir mirasımız var. ‘Yeni Osmanlı’ diyorlar. Evet, Yeni Osmanlı’yız. Bölgemizdeki ülkelerle ilgilenmek zorundayız. Hatta, Kuzey Afrika’ya açılıyoruz. Büyük devletler şaşkınlıkla takip ediyorlar. Özellikle Fransa, Kuzey Afrika’ya niçin açıldığımızı araştırıyor. Ben de talimat verdim. Sarkozy hangi Afrika ülkesine giderse kafasını kaldırdığı yerde Türk Büyükelçiliği binasını, bayrağını görecek. ‘Binaları en güzel yerlerden tutun’ diye talimat verdim” demişti.

Yandaş basında her gün Mısır, Libya, kapı komşumuz Suriye ile ilgili, onların iç işlerine “burnumuzu sokmak” anlamına gelecek kışkırtıcı haberler yayımlanıyor.

Sayın Başbakan, bir zamanlar yağlı-ballı olduğu kapı komşularımızın liderlerine şimdi ateş püskürüyor.

Kimileri savaş tam tamları çalıyor.

Cumhuriyetimizin Kurucusu Yüce Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü unutulmuş görünüyor.

Amerika’nın “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” uygulamasında kendisine eş başkanlık görevi verildiğini defalarca ve övünerek söyleyen Başbakanımız doğrusu görevini iyi yapıyor.

Geçmişte Libya konusunda “Böyle saçmalık olur mu yahu, NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, daha sonra var gücüyle NATO’yu Libya’ya müdahale etmeye çağırmıştı.

 Çok yakın bir zaman önce “bakanlar kurulunu ortak toplayacak” kadar samimi olduğu Beşar Esad’ı şimdi düşman ilan ediyor.

            Bu durumu Esad şu sözlerle açıklıyor: “Ankara, Obama’nın sözcüsü gibi davranıyor. Onun sözünden çıkmıyor. Oysa ABD, Türkiye- Suriye dostluğunu istemiyor! Demokrasi ve insan hakları ABD’nin hiç de umurunda değil. Asıl mesele Suriye’nin kaynakları ve stratejik konumu…”

***

Yeni Osmanlıcılık veya diğer adıyla Neo Osmanlıcılık nedir?

Adından da anlaşılacağı üzere, bu siyasi akım Osmanlı İmparatorluğu model alınarak Türkiye‘nin dış politika esaslı bir yayılmacılık siyaseti uygulaması gerektiğini öngörmektedir

Geniş anlamıyla Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarında katılımcı olarak daha etkin bir rol oynamasıdır.

Yeni Osmanlıcılık’dan daha öncede söz edilse de ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun dış politikasına ilişkin bir isim olarak ortaya çıkmıştır.

Turgut Özal hükümetinin izlediği politikalar da ilk Yeni Osmanlıcılık adımları olarak sayılabilir.

Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro bir kurtuluş savaşı vererek, kurdukları yeni devlete bir meşruiyet (yasaya, dine ve kamu vicdanına uygunluk) kazandırmışlardır.

İlerleyen süreç içerisinde, özellikle 60’lı yıllarda aydınlar sol görüşe yaklaştıkça, sağcılar, halkı özellikle Anadolu gençlerini dini söylemlere, antikomünizme, Osmanlıcılığa çekmeye başladılar. Böylece sağ, büyük değerlerin temsilcisi olarak görülecekti.

MHP, Osmanlı bayrağı içindeki üç hilali almış, Ülkü Ocakları ise bir hilal içerisinde uluyan bir kurdu simge olarak kullanarak, “Nizam-ı Âlem ve İlay’yı Kelimetullah” gibi söylemlerle Osmanlıya hatta Osmanlı öncesi Türklüğe duyulan özlemi dile getirmişlerdi.

Ancak Aydın Çubukçu’nun bir yazısında belirttiği gibi “Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’nın bir bölümü, aradan geçen zaman içinde, iki büyük savaş yaşamış, siyasi sınırlar defalarca yeniden çizilmiş, göçler, kırımlar dolayısıyla demografik yapı tümüyle değişmişti. Her şeyden önemlisi, bölgede oluşan yeni devletler, faklı siyasi yapılar olarak gelişmiş, farklı ekonomik ve kültürel gelişme yollarında ilerlemişlerdi. Bunun ötesinde, bir zamanlar aynı imparatorluğun parçaları durumunda olan ülkeler, örneğin Mısır ve diyelim Bosna, şimdi bunu aynı biçimde hatırlayabilme ve yine aynı türden bir birliğin parçaları olarak bir araya gelebilme potansiyellerini tümüyle yitirmişlerdi. Üstelik ’80’lerde başlayıp hız kesmeden günümüze kadar gelen emperyalist “küreselleşme” sürecinde, her biri kapitalist zincirin halkaları halinde uluslararası sermayenin denetimine girmişlerdi.”

AKP’nin TBMM organizasyonu ile Osmanlı Padişahlarını anması, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Arapça baskısı da yapılan “Stratejik Derinlik – Türkiye’nin Uluslar arası Konumu” adlı kitabında, Türkiye’nin Osmanlı mirasıyla, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Batı Asya bölgeleriyle ilgili tasavvurları; yine Aydın Çubukçu’nun deyimiyle “Ölmüş bir atı kırbaçlamak, kof bir ideoloji, yalnızca ABD desteğiyle ve onun planlarının bir parçası olduğu sürece geçerliliği olacak olan bir siyasi perspektiftir”

 Cengiz Özakıncı’nın 2005 yılında yazdığı ve şimdiye kadar yirmiye yakın baskısı yapılan “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı adlı dev araştırmasının sonu şu cümlelerle bitiyor:

“Osmanlı Tarihi’ni çocuklarımıza Amerikalıların, batılı emperyalistlerin istediği gibi ‘meydan muharebeleri tarihi’ olarak değil de Atatürk döneminde yapıldığı gibi gerçek yönüyle öğretmeye başladığımız an, kölelik zincirini kırmak Yeni Osmanlı Tuzağı’ndan kurtulmak için en önemli adımlardan birini atmış olacağız. Çocuklarımız Osmanlı’nın yükseliş dönemlerindeki bilimsel, siyasal, ekonomik başarılarını bilmeli, yerli üretimi koruyup geliştirmenin önemini kavramalı, ‘gavura damızlık vermenin uğursuzluk getireceği’ beyinlerine kazınmalı, Osmanlı’nın çöküş nedenlerini askeri yenilgiler dışında tüm çıplaklığıyla görmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni çöküşten koruyabilsinler.

            Osmanlı hangi güçler tarafından, neden ve nasıl yıkıldıysa, Türkiye Cumhuriyeti de aynı güçler tarafından, aynı nedenlerle, aynı yöntemlerle ve aynı biçimde yıkılışın eşiğine getirilmiştir.

            Umarım ayılmak için çok geç değildir.”

YCHP DE ATATÜRK’Ü YARGILIYOR!

 

Atatürk’ü yargılayanlar, suçlayanlar kervanına YCHP de katıldı.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Fethullahçıların yayın organı olan Zaman Gazetesi ile yaptığı bir söyleşide aynen şunları söylüyor:

“Dersim katliamının sorumlusu devlet ve o dönem iktidarda olan CHP’dir. Atatürk’ün katliamdan haberdar olmaması mümkün değil. Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır.”

“Dersim, etnik kimliği ve din inançları bakımından farklı özellikler taşıyan, bu farklılık sebebiyle de 500 yıldır yok edilme siyasetiyle karşı karşıya kalan bir bölge. Cumhuriyet, esasen o politikada bir değişiklik meydana getirmiyor.”

“1937-1938’de jenosite (soykırım) varan bir operasyonla Dersim meselesi tarihe havale edilmiş oluyor. Ama böyle de bitmiyor, bu sorun devam ediyor.”

“Ordu harekat yapınca insanlar kendini korumak için silahlandı. Resmiyette ise bir isyan olduğu ve devletin de bunu bastırdığı tezi savunuluyor. Çünkü Başbakan’ın (Tayyip Erdoğan’ın) deyimiyle ’50 bin insanın öldürüldüğü’ bir operasyonun meşrulaştırılması için orada bir isyan oluşturulması gerekiyordu. Dersim isyanı, sonradan icat edilmiş bir şeydir, öyle bir şey gerçekte yoktur”
Devamını Oku »

TAHMÎSCİOĞLU KARDEŞLER

This slideshow requires JavaScript.

Hakkı ve Sait Tahmisçioğlu Kardeşler

Biri kentin dinî lideri, diğeri ise kentin belediye başkanı iki kardeş…

Dini lider olan ağabey, belediye başkanı olan kardeşinden sadece iki yaş büyük.

Niksar’da 19. yüzyılın son çeyreğinde doğup 20. yüzyıl Niksar’ına imza atmış iki büyük insan!

Şair Savcı Ali Ziver Demirel  “Arayış” ismini verdiği şiirinde:

“…  .   .

Diz çöküp dinlenirdi aranmaz koltuk loca,

             Şeyhülislam edasıyla hutbede Sait Hoca

             Hakkı Tahmiscioğlu, şehre imza atan o,

             Geceler gündüz oldu, nur içinde yatan o.

             Şükredip koruyalım bıraktığı mirası,

             Niksar’ın yüzü suyu, definesi Ayvas’ı.

…  .     .

dizeleriyle anlatıyor onları…(1)

*

86 yaşında ölen Hacı Abdullah Efendi veya onun ortanca çocuğu olan Mustafa Efendi büyük bir olasılıkla kurukahve ticareti ile uğraşıyorlardı. Çünkü, daha 2525 sayılı Soyadı Yasası çıkmadan 11 yıl önce, yani Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl Niksar Belediye Başkanı olan Hafız İsmail Hakkı Efendi’nin ve kentin müftüsü olan Sait Hoca’nın aile lakapları  Tahmiscioğulları’dır.

Arapça bir isim olan “tahmis”, kahve kavrulup satılan yer anlamına gelir. Bu nedenle de Sait Hoca ve Hafız İsmail Hakkı Efendilerin babaları Mustafa Efendi ya da onun babası Hacı Abdullah Efendi –büyük bir olasılıkla- kurukahveci idiler. Ailenin Hacı Abdullah Efendi’den önceki bireylerini tanımıyoruz.(2) Ancak şurası bir gerçek ki, Mustafa Efendi 3’ü kız, 2’si erkek olan beş çocuğundan iki oğluna son derece iyi bir eğitim ve öğretim aldırmıştır.

Müftü Sait Hoca’nın 17 Ocak 1969 tarihinde ölümünden sonra Niksar’da çıkan bir gazetede (3)  “Büyük Âlim Emekli Müftü Sayın Sait Tahmiscioğlu Ebediyete İntikal etti”(1293-1877) – 17/1/1969)  başlıklı yazıda şöyle denilmekte: ( Yazı, imlasına dokunulmadan aynen verilmiştir.)

“Uzun bir süredir rahatsız olarak evinde yatan büyük din adamımız emekli müftümüz çok değerli sayın SAİT Tahmiscioğlu 17.1.1969 Cuma günü 17.07 de hakkın rahmetine kavuşmuş ve çok kalabalık bir cemaatın elleri üzerinde 18.1.1969 günü ebedi istirahatgahına tevdi edilmiştir.

            Bir asıra yaklaşan hayatının hemen hepsini kendi sahasında memleket hizmetine vakveden Sayın S a i t Tahmiscioğlunun hal Tercümesini kısaca veriyoruz.

            Müftümüz sayın Sait Tahmiscioğlu 1877 tarihinde Niksarda doğdu. 1885 tarihinde taşmektepte kur’an  ve ilmihalini 3 sene okuduktan sonra Merkez Kazada bulunan Mektebi Rüştiyeyi 5 sene devam ederek birincilikle ehliyetname aldı.

            Niksar Medreselerinden Çilhane Camiî yanındaki medresede o zamanki âlimlerden Şeyh Hacı Ahmet Efendiden 1896 tarihine kadar Arabi dersleri okudu. Bu tarihten sonra Tokata giderek Âlemi Ulemadan olan Tekkeli Kutbul Arifin Hacı Hasan Cennet Mekân Hz. Lerinden tertipte bulunan yüksek tahsil yaparak icazet aldıktan sonra İstanbula gitti o zaman İstanbulda mevcut büyük Âlimlerden Hacı Ali Ef. Diden usuli Fikih, Çarşambalı Hacı ahmet efendiden Gazı tefsiri, Arapkirli Hüseyin efendiden Buhari şerif, Şakir efendiden Dürer ve Tokatlı Şeyhül İslam M. Sabri efendilerden icazet aldı.

            1906 senesinde açılan Ruus imtihanına girerek ehliyet aldı. İstanbulda tahsilini bitirdikten sonra Niksar’a avdet ederek Hadimi âlâ medresesi Müderrisliği ve Keşfi Camiî Kürsü vaizliğine tayin olundu.

            Medreselerin lağvi dolayısıyla imtihanla Niksar mahkeme azalığına, 1940/1942 tarihlerinde vaizliğe, 1942/1966 ya kadar Niksar Müftülüğü görevinde bulundu. 1/3/1966 tarihinde 89 yaşında emekliye sevk edildi.

            Sn. Sait Tahmiscioğlu İslam dininin derinliğine inmiş ve felsefesini yapabilen bir din âlimidir. Eski neslin din kültürü bakımından emsalleri arasında temayüz etmiş, çevremizde din ilminin abidesi durumundadır. Bugün bile her nesilden olanlar onun ilminden istifade edebilecek durumdadır. Kendisi daima okuyan ve eleştirici bir zattı. Ayni zamanda şahsına ait zengin bir kütüphaneye sahipti.

            Bugünkü değeri 50 bin lira civarında olan bu kütüphanedeki kitaplarını 2 sandık halinde İstanbul’da İlim yayma cemiyetine göndermiştir.

            Merhuma Tanrıdan rahmet, kederli ailesinede baş sağlığı dileriz”

           

            Cahit Külebi, “ İçi Sevda Dolu Yolculuk” adlı kitabında Sait Hoca’dan “Niksar’da Bir Dahi” diye söz eder. Bu yazı şöyledir:

 

“Sait Hoca ufak tefek, zayıf, kırçıllı sivri sakallı, gözleri cin gibi oynayan bir adamdı. Şapka ile dolaşır, dünya işleriyle uğraşırdı. Yıllarca belediye başkanlığı yapan kardeşine hiç benzemezdi. Niksar ovasında pirinç ekilir. Ama buranın bir özelliği vardı. En iyi tohum ekilse, bir iki dönem sonunda taneler küçülür, pirinçlerin rengi bulgura benzerdi. Çeltik kabuğunu çoğu yerlerde, o yıllarda sokuyla ya da setenle ayırırlardı. Belki daha çağcıl işlemler vardı ama, Orta Anadolu’ da nerde? Bizim Saik Hoca, altı dîmkâne

 üstü keçe fabrikası olarak çalışan bir fabrika kurmuştu. İlgi duymadığım için çeltik bölümünü görmedim. İki oğlu vardı: Zeki, Hami. Yazları üçümüz Kunduracı Yusuf Usta’nın yanında çalışırdık. Kalfalık taslayıp her gün bir temiz dövdüğüm hocanın oğulları beni bir gün ilgi duyduğum keçe fabrikasına götürdüler. Keçe fabrikasının bulunduğu kat bir ayaktopu alanı kadar genişti. Başında kimse yoktu. Bütün aygıtlar kendi başlarına, Sait Hoca’nın izlencesine göre ileri geri gidiyor, böylece keçeyi dövüyordu. Sait Hoca öyle robotlar geliştirmişti ki, keçe olacak yapağıyı, aygıtın merdanesine bir bez içerisinde sarıyordu. Ondan sonrası işçisiz, Sait Hocasız, Tanrıya kalıyordu. Saptadığı gün gelip fabrikayı durduruyor, yeni keçeler sarıyordu. Sait Hoca bir dâhi idi. Şimdi yaşasa kimbilir, neler icat ederdi? Ölümünden sonra dîmkâne, keçe fabrikası ne oldu, bilmiyorum, araştıramadım.”

 

*

İ.Hakkı Tahmisçioğlu ve yakınları

        Gerek Müftü Sait Hoca’nın gerekse kardeşi Hakkı Tahmisçioğlu’nun en büyük ve en önemli özellikleri Atatürk’e, onun ilke ve devrimlerine yürekten inanmalarıdır.

Bilindiği gibi Niksar’da belediye teşkilatı 1876 yılında kurulmuştur. Hakkı Tahmisçioğlu (O zamanki soyadıyla Hakkı Taşdelen) Niksar’ın 10. belediye başkanıdır. Oğlu Cavit Tahmisçioğlu’nun ifadesine göre darülfünun mezunu olan İsmail Hakkı Tahmisçioğlu hayata Niksar Rüşdiyesi’nde ‘hüsnü hat’ muallimi olarak başlamıştır.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Niksar Belediye Başkanı Hakkı Efendi’dir.

Niksar Belediye tarihinde Hakkı Efendi’den daha uzun süre başkanlık yapmış başka isim yoktur. O, 1923’te, Şerif Efendi Zade Hacı Mahir’den devraldığı görevi 13 Haziran 1946’ya kadar – aralıklı olarak-  20 yıl sürdürmüştür. Bu arada sadece İhsan Tuğsel  l yıl, 1 ay, 3 gün asaleten başkanlık yapmış;  6 değişik isim de  1.5 yıl ‘başkan vekilliği’ nde bulunmuştur.(4)

1879 yılında doğan Hakkı Tahmisçioğlu ve iki yaş büyüğü ağabeyi yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Niksar’daki temsilcileridir. Yapılan tüm devrimlere yürekten inanırlar ve bu devrimlerin halk tarafından anlaşılarak benimsenmesine çaba gösterirler.

2 Eylül 1925’te tekke ve zaviyelerin ve türbelerin kapatılmasıyla din görevlilerinin giysileri hakkında alınan karara ilk uyan ve uygulayanlardan biri Sait Hoca’dır.

25 Kasım 1925’te Şapka İktisâsı (giyilmesi) Hakkında 671 Sayılı Yasa kabul edilince, fesi atıp başlarına giydikleri fötr şapkayı Sait ve Hakkı Tahmisçioğlu kardeşler ömürlerinin sonuna kadar kullanmışlardır.

Niksar’da kara çarşaf ve peçeyi çıkarıp atan ve giydiği manto ve eşarpla modern Türk kadını görünümüne giren ilk kadınlardan biri Belediye Başkanı Hakkı Tahmisçioğlu’nun eşi Edaviye Hanım olmuştur.(5)

Hakkı Tahmisçioğlu Niksar Belediye Başkanlığı’nın dışında 5 dönem de il encümen azalığı ve encümen ikinci başkanlığı yapmıştır. (İl encümeni 1. başkanı validir)

***

Hakkı Tahmisçioğlu’nun belediye başkanı olduğu 20 yıl içerisinde yaptığı faaliyetlerden ikisi –Savcı Ali Ziver Demirel’in de belirttiği gibi-  çok önem taşır.

Bunlardan biri kentin aydınlatılmasında elektriğin kullanılması için sarf ettiği çaba, diğeri de Türkiye’nin en iyi sularından biri olan ve Ayvas mıntıkasında bulunduğu için bu adla anılan suyun gerçek değerinin ortaya çıkarılmasıdır.

Bilindiği gibi 1646 yılında Niksar’a gelen ve kentle ilgili izlenimlerini seyahatnamesinde anlatan Evliya Çelebi (Asıl adı Derviş Mehmet Zilli –D.1611-Ö.1682) “Danişmendliler’in Başkenti Niksar’ı anlatırken bu sudan da şöyle bahseder: “Şehrin kıble tarafı dışında, haylice uzaklıkta güzel ve küçük binalı bir ılıca vardır. Suyu çok yararlıdır. Memleketin çocukları ve kadınları bütün giysilerini orada yıkarlar. Oldukça güzel ve lezzetli bir yaşam suyudur. Ama kükürt kokulu olup adamın vücudundan yağ gibi kayar. Cüzam, abraşlık, niksir (damla), uyuz hastalıklarına yararlı olduğundan dört tarafındaki yörelerden temmuz ayında buraya binlerce aile gelip tedavi için yıkanırlar, suyundan içip memleketlerine dönerler. Ünlü ve güzel bir ılıcadır.”

            Bugün kalite sıralamasında dünyanın en iyi ikinci suyu olduğu iddia edilen ve varlığı MS 4. yüzyıldan beri bilinen Ayvas suyu, kentin güneydoğusunda, kente2 km. mesafededir.

            Ayvaz Suyu’nu ilk kez tahlil ettiren kişi Hakkı Tahmisçioğlu’dur. Özenle yıkattırdığı tertemiz cam şişelere doldurttuğu suyu Ankara’ya Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne gönderir. Gelen raporu belediye meclisinde okuyan üye “Bu su kimya imiş te bizim haberimiz yokmuş!” der. Su önce Niksar’da, gelen rapordaki özellikleriyle tanıtılır. Sonra özel olarak yaptırılan 4 su tenekesi bir eşeğe yüklenerek Ayvas’tan Niksar’a içme amaçlı su taşınır.(6)

Daha sonraları Merzifon’da bulunan bir kolordunun komutanlarının da ilgisini çeken bu su tekrar tahlil ettirilmiş ve sertlik derecesinin 0.5 ve PH’sinin ise 6.7 olduğu kanıtlanmıştır.

Ayvas suyu volkanik bir arazide,300 metrederinlikten çıkmaktadır. Debisi 1.4 Lt/Sn.’dir. Suyun çıkışta sıcaklığı 29 derecedir. Ayvas Hamamı’ndaki su ile bir tonozun içinden çıkan su  farklı kaynaklı olmakla beraber ortak özelliklere sahiptir.

Benim çocukluğumda -1940’lı yıllarda- bu su pek içilmezdi. Ayvas’tan ileride Yataklar (Modikler) denen yerde üzüm bağlarımız vardı. Oraya giderken Ayvas’tan değil, Leylekler Çeşmesi’nden su alırdık. Daha sonraki yıllarda Leylekler Çeşmesi suyunun sağlıklı bir su olmadığını öğrenmiştim. Ayvas’ta Evliya Çelebi’nin dediği gibi civarda oturan bazı aileler çamaşır yıkarlardı. Belediye Başkanı Hakkı Efendi bir ara burada çamaşır yıkamayı –bit salgını nedeniyle- yasaklar.

Niksar Belediyesi’nin 29 Ağustos 1938 tarih ve 250 sayılı kararı ile orada var olan küçük, salaş bir kulübe hamam haline getirilir. Altında Reis Hakkı Taşdelen’in, Muhasip Salim Turaçlı’nın,  Kâtip Üye Bedri Turhan’ın, Aza Ahmet Celepoğlu’nun imzaları bulunan bu karar metni aynen şöyledir:

“Panayır başlayıncaya kadar panayır mevkiindeki Küçük Ayvas’ın tamiriyle hamam haline ifrağı (hamam biçimi verilmesi, hamam haline dönüştürülmesi), halkın ihtiyacını temin ve Ayvas’tan su alup fundalıklar arasında, açıkta yıkanmaktan kurtarmak ve bu su ile banyo yapmak arzusu halkta sabırsızlıkla görüldüğünden halkın bu ihtiyacını da karşılamak ve belediyeye irad (gelir)  temin etmek üzere çok lüzumlu görülmüştür. Yapılan keşif raporu mucibince ve bu itibarla adı geçen Küçük Ayvas’ın hamam haline ifrağına ve yapılacak masarifinin , Ayvas’ta yapılacak yeni tesisat tahsisatından sarf ve itasına karar verildi”

            1938 yılı  Niksar Belediye Başkanı Hakkı Taşdelen için çok yoğun geçen bir yıldır. Reis Hakkı Efendi 31 Mart 1938’de Ankara’ya gider. Amacı “Niksar’da inşası meclisçe takarrür eden(karar verilen) elektrik tesisatı için Belediyeler Bankası’ndan istikraz edilecek (borç alınacak) paranın muamelatını bizzat takip etmek ve bu meyanda kasabamızdaki Ayvas Suyu’ndan beraberinde götürdüğü bir sandık suyu vekâletlere tevzii etmek suretiyle teşhir etmektir”

Reis Hakkı Efendi 15 gün sonra yani 14 Nisan’da Niksar’a geri döner. Amacını gerçekleştirmiş, “Dahiliye Vekâleti Yüksek Makamınca beş senede ödenmek üzere Belediyeler Bankası’ndan 12 bin liranın yapılmakta olan yeni elektrik inşaat ve tesisatına ve belediyenin diğer bayındırlık işlerinde sarfedilmek üzere belediyeye verilmesine emir alarak istikraz işinde muvaffak olmuştur” Ayrıca bakanlıklara Ayvas suyunu götürerek tanınmasını sağlamıştır.

Bu, Ayvas suyunun –tahlil sonrası-  ilk Ankara yolculuğudur.(7)

Ayvas panayırı kent halkının sadece eğlenmesine değil kentin ticari hayatının da renklenmesine de yardımcı olurdu. Ayvas çayırını çevreleyen kerpiç duvarların önünde Niksar esnafı ile komşu kasabalardan gelen esnaf, küçük odacıklarda dükkânlar, sergiler açar, mallarını satarlardı. Panayırın en büyük özelliği ise yapılan güreşlerdi. Bu güreşlere ilgi çok büyük olur, kazananlara ödüller verilirdi.

***

Niksar’da 1930’lu yılların sonuna kadar, evlerin ve sokakların aydınlatılması, gaz lambaları, mum gibi ilkel aydınlatma araçlarıyla yapılırdı. Yoksul evlerinde gazyağı da kullanılmaz ortalık kararınca millet uykuya dalar, ahıra falan giderken de çıra kullanılırdı. O yıllarda köylerde kibrit yerine, çakmaktaşına sert bir metalle vurulup çıkan kıvılcımla yakılan ‘kav’ ın kullanıldığını bugün yaşları 70 civarında bulunan birçok kişi anımsar. Zengin evlerinde ve kentin önemli kavşaklarında fanuslar bulunurdu. Gazyağı kullanılan bu fanuslar geceleri belli bir saate kadar yakılır, kent uykuya dalınca söndürülürdü.

Bu konuda ilginç bir anı vardır. 1931 yılında Niksar’a ilk elektrik direkleri dikilmeye başlayınca –ki bu direkler çam ağacından yontularak yapılan direklerdir- bu işe nezaret eden Hakkı Efendiye Muhacir Keçebaşlardan yaşlı biri: “Abe her gün bu direklere nasıl çıkılıp ta fanuslar yakılacak”  diye sorar.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok ilçesinde –hatta ilinde- olduğu gibi Niksar’da da elektrik yoktu.

Çok ilginçtir, Tokat ve birçok ilçesine elektrik Niksar’dan sonra gelmiştir.

Belediye Reisi Hakkı Efendi bu konunun çözümü için araştırmalar yapar. Bir türbin ve dinamo ile bu işi kısmen de olsa çözebileceğini öğrenir.(8)

O yıllarda Niksar’da üç un değirmeni vardır. Bunlardan en eskisi bugün Hacı Süleyman Erdem’e ait olan ve bir zamanlar Kale Lastik Fabrikası’nın kurulduğu yerdeki Hindikyan değirmenidir. Bu değirmeni daha sonraları İhsan Tuğsel Bey de çalıştırmıştır. İkincisi Abacıların un fabrikasıdır. Bu fabrika şu anda Üçdirhemlere aittir. Üçüncü değirmeni ise Gödeleklerin İbrahim Ağa “Gavurların var da bizim niye yok”  diye Derebağ’da yaptırır. Sonraki yıllarda Niksar’da birçok değirmenin daha yapıldığını görüyoruz. (9)

Reis İsmail Hakkı Efendi kafasındaki projeyi hayata geçirmek için İbrahim

Ağa’nın değirmeniyle, onun alt tarafında bulunan Ramazan Ağa’ya ait kara değirmeni satın alır. Bu iş yerlerini çalıştıran su arkını daha yukardan; ‘Kavlağanlık’ denilen Zera Köyü yolu üzerindeki arka bağlayarak irtifayı yükseltip suyun gücünü artırır. Bu yeni su arkının projesi için o zamanki teknik adamlar 2 bin lira gibi büyük bir para isterler. Buna kızan Hakkı Efendi, arazide yerleri bastonuyla çizerek projeyi başarıyla kendisi hazırlar. Kara değirmen onarılır türbin ve dinamo buraya yerleştirilir. Böylelikle bir hidroelektrik sistemi kurulur.

Bu işlerde çalışan ve ikisinin de adı Hasan olduğu için, Büyük Hasan ve Küçük Hasan diye adlandırılan iki elektrik mühendisi  –büyüğü sert, küçüğü yumuşak mizaçlı-  Niksar halkının sevgisini kazanır.

Türbini çalıştıran arkın suyu yaz aylarında iyice azaldığı için elektrik üretimi aksamaktadır. Reis Hakkı Efendi bu problemi çözmek için ark güzergahının yüksek bir noktasına 56x13x3  metre boyutlarında bir havuz yaptırır.(10). Gündüz bu havuzda toplanan su gece bırakılarak daha fazla su gücü sağlanır.

O yıllarda elektrik akşamları belli bir saatte verilmeye başlanır ve bu durum belediye tellalı ile halka ilan edilirdi.(11)

Daha sonraki yıllarda dizel motorlarla elektrik gücü artırılmış ve son olarak ta Almus Barajı devreye sokulmuştur.

***

İ.Hakkı Tahmisçioğlu ve 4. Eşi Edaviye (Hanım Yenge) Kızı Nuriye, Damadı Emin Özkırca ve torunlar

Belediye Başkanı İsmail Hakkı Efendi 21 Haziran 1934’te 2525 sayılı Soyadı Yasası çıkınca Taşdelen soyadını alır. Sonradan -1950’li yıllarda-  bu soyadını değiştirerek aile lakabı olan Tahmisçioğlu soyadını kullanmaya başlar.

İsmail Hakkı Tahmisçioğlu’nun yaptığı iki büyük iş, kentin aydınlatılması ve Ayvas suyunun gerçek değeri ile ortaya çıkarılmasını sağlamak gibi görünse de bunların dışında yaptığı çok önemli işler vardır.

Niksar’da ilk  ‘mezbaha’ yı kuran odur.

Mezbaha yokken Niksar’da hayvanlar ‘Hela Köprüsü’ nün üzerinde kesilirdi. Hela Köprüsü,  Leylekli Köprü’nün –Bu köprüye, kemer kilit taşının üzerinde ağzında yılan tutan bir leylek figürü olduğu için Yılanlı Köprü de denilir- alt tarafında Çanakçı’nın üzerinde ahşaptan yapılmış salaş bir köprüydü. Yaramışların tabakhanesinin alt tarafında bir hela vardı. Çanakçı’nın karşı kıyısından helaya bu köprüden gidilirdi. Kesilecek hayvanlar bu köprüye yatırılır, kanları Çanakçı’ya akıtılarak kesilirdi.

Bu ilkelliği ortadan kaldırmak için 1930’da, Yılanlı Köprü’nün çarşı tarafındaki ayağının orada bulunan kahvehane’nin (Şimdi Adalı Faik’in çocuklarının çalıştırdığı kahvehane) altında (Şimdi orada Hıfzı Özbek’in su malzemesi sattığı dükkân var)  bir mezbaha kuruluyor. Burada sağlık kurallarına dikkat edilerek haftada iki kez kesim yapılıyor. Daha sonraları ise 1935’te, Şimdiki Kaya İsmet Özden İlköğretim Okulu’nun bitişiğindeki yer istimlak edilerek uzun yıllar Niksar halkına hizmet veren mezbaha yapılıyor. Buraya şehir içme suyunun dışında Çuhadarlar Çeşmesi suyunun bir kısmı da akıtılıyor. Ayrıca bir at arabası alınıyor ve kasabın dışında bir de işçi istihdam ediliyor.

***

Niksar’ın 3 yıl içinde üst üste geçirdiği üç büyük deprem de de (12) kentin belediye başkanı İsmail Hakkı Tahmisçioğlu’dur.

Onun bu depremler esnasında gösterdiği soğukkanlı ve akılcı tutumu, kentteki deprem acısını bir ölçüde gidermeye, yaraları sarmaya yardımcı olmuştur.

İlk etapta halkın başını sokabileceği çadır temininde ve ahşap kulübecikler yapma konusundaki çalışmaları ve hemen deprem sabahında halkın karnını doyurabilmek için un temin edip fırınları devreye sokmasındaki tutumu, hasar tespit konusundaki çalışmaları övgüye değerdir.

Niksar’da “Büyük Deprem” olarak bilinen deprem, aslında 32 962 kişinin öldüğü, Richter ölçeğine göre 8.0 şiddetinde olan Erzincan depremidir. Bu depremin sonucunda Niksar’da ortaya çıkan tablo: “kasaba ve köyler dahil 1648 ölü, 972 yaralı, 18409 hayvan ölüsü, 3065 yıkılan ev, 1908 adet raporla yıkılacak ev” dir. “Binbeşyüz hanelik Niksar’da yalnız 88 eve sağlam raporu verilmiştir.” Kent, “Koyu yeşillikler  arasındaki büyük konaklarını kaybetmekle kalmamış Danişmendiler zamanından kalma sekiz asırlık Camiikebir minaresiyle, üç asırlık bir ömrü olan Keşfi minaresi de kaybedilmiştir”(13)

Deprem tarihinde “Niksar Depremi” olarak bilinen deprem,  20 Aralık 1942’de Richter ölçeğine göre 7.2 şiddetinde olan ve Niksar’da 3000 kişinin öldüğü depremdir. (Bak.AnaBritannica ‘deprem’ maddesi) 1943’de  olan iki depremden birinin merkez üssü  Çorum, ötekinin ki Ladik’tir. Niksar ‘Ladik Depremi’nden de etkilenmiştir.

1939 yılında yılında Tokat Valisi Selahattin Üner’dir. Tokat’a o yıl atanmıştır. 1939 depreminin üzerinden üç gün geçmesine rağmen Vali Niksar’a gelip İlçenin ve halkın durumu ile ilgilenmemiştir. Ancak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, deprem hasarını yerinde görmek üzere Niksar’a gelir. Yolda arabası Cilgoru’da (Gökdere) çamura saplanır. Niksar’ın ileri gelenleri ve halk şimdiki askerlik şubesi civarında O’nu karşılarlar. Üzerinde açık renk bir elbise ve elinde fötr şapkası vardır. Hükümet binasına gider ve orada halka bir konuşma yaparak “geçmiş olsun” der. Oradan belediyeye geçer. Reis Hakkı Tahmisçioğlu kentin durumu ve ihtiyaçları hakkında bilgi verir, hasar tespitinin tam yapılabilmesi için mühendis ve çeşitli gereçlere olan ihtiyaçtan söz eder. Hakkı Efendi’yi dikkatle dinleyen İnönü notlar alır. (14) Kentin yaraları devletin de yardımıyla sarılmaya çalışılır.

Cumhurbaşkanı İnönü, Tokat Valisi Selahattin Üner’i de ‘Niksar’a gerekli ilgiyi göstermediği için’ azarlar. (Bu olayın hemen arkasından Vali Selahattin Üner görevden alınır ve yerine Niksar’a büyük ilgi gösteren Vali İzzettin Çağpar gelir.)

***

            Niksar Ortaokulu’nun yapılmasında Müftü Sait Tahmisçioğlu ve kardeşi İsmail Hakkı Tahmisçioğlu’nun çok büyük emekleri vardır. ‘Mektep Sevenler Cemiyeti’ nin kurulmasından ortaokulun binasının yapılıp bitirilmesine ve öğrenime açılmasına kadar geçen sürede tabir yerindeyse, bu iki kardeş gece gündüz çalışmışlar ve Atatürk Cumhuriyeti’nin ulusal eğitimine de katkı sağlamışlardır. Bu konuyu daha önce işlediğim için üzerinde fazla durmayacağım.(Bak. Niksar Ortaokulu’nun Tarihçesi –  ‘Yeşil Niksar’ gazetesi,tarih:4 Temmuz 2006, sayı 4195)

***

Niksar’da ilk imar planı,1944 yılında Belediye Başkanı Hafız İsmail Hakkı Tahmisçioğlu zamanında yapılmıştır.(15)

Niksar’da o zamanki son derece kıt imkânlarla, bu plan çerçevesinde “Hal Binası”, Kuz Santral Caddesi, Bengiler Caddesi, Yusuf Şah Mahallesi, Maduru, Ayvaz, Kazancı yolları gibi önemli hizmetler ve yatırımlar gerçekleştirilmiştir.

Pek güneş almadığı için “Kuz” adı verilen mahallenin(16) yeni açılan yolu, Derebağ’daki “Santral” binasına kadar hedeflendiğinden caddeye Kuz Santral adı verilmiştir. Ancak bu yol Alaybey Köprüsü’ne kadar devam eder.

Hal binası, o yıllar hem toptancı esnafa hem de kasaplara ayrılmıştı. Çepeçevre dükkânların bulunduğu dikdörtgen bir çarşıydı. Bir köşede çok iyi kebap yapılan bir dükkân vardı. Çanakçı Deresi tarafından bir köprüyle girilirdi. Ayrıca dikdörtgenin kısa kenarlarında da birer giriş yeri vardı.

***

İsmail Hakkı Tahmisçioğlu az konuşan ancak konuştuğunda çevresindeki insanlar tarafından saygıyla dinlenen ağırbaşlı, çok zeki bir insandı. Kültüre, okumaya önem verirdi.

Dört kez evlilik yapmıştır. İlk eşi Naciye Hanım Yüzbaşıoğullarındandır. Bu evlilikten Mustafa Vasfi ve Halise isimli iki çocuğu olmuştur. 2.Eşi Ayşe’den çocuğu olmamış, zaten kısa sürede ayrılmışlardır. 3.Eşi Mürüslü Nuriye Hanım’dan Şevket isimli (Kör Şevket) bir oğlu vardır. 4. Eşi Edaviye Hanım’a Niksarlılar ‘Hanım Yenge’ diye hitabederlerdi. Bu son evliliğinden Sıdıka (Öğretmen Ferit Günal’la evli); Nuriye; Cavit ( Niksar’ın 20. Belediye Başkanı) ve Süreyya isimli dört çocuğu olmuştur.

Kızı Sıdıka Hanım’ın O’na, ‘beybaba’ sözcüğünün son hecesini söylemeden  ‘Beybaa’  diye hitabettiğini ve büyük saygı gösterdiğini çok iyi anımsıyorum.

O aklını, duygularının önüne lokomotif yapmasını bilen yurtsever bir Cumhuriyet yöneticisi idi. Tüm yaşamında Niksar’ın çıkarlarını hep kişisel çıkarlarının önüne alarak yaşamıştı. Hal binasını yaptırırken oranın üst köşesinde bulunan kendi evini de istimlak etmekten çekinmemişti.

Araştırmacı bir kişiliği vardı. Bir gün Sofunun Bağı denilen yerde arkadaşlarıyla otururken dipten gelen bir su sesi duyar. (Sofunun Bağı, o zamanlar Derebağ’dan gelen temiz arkın soldan sağa geçen dönemecinin Çanakçı Deresi  tarafında bulunan ünlü bir piknik yeridir) Hemen su sesi duyduğu yeri kazdırır ve “Vartan Suyu” denilen suyun kaynağını bulur. Bu suyu Niksar su şebekesine katarak kentin daha bol suya kavuşmasını sağlar.

Ekibiyle işleri çok iyi organize etmesi ve aklı egemen kılarak yürütmesi onu hep başarılı kılmıştır. 1924 yılında mübadele ile Niksar’a gelen muhacirlere, Derebağ’daki –Şimdi Ferit Bey’in Bahçesi diye anılan – bahçeye çadırlar kurup, kazan kaynatarak onları 40 gün beslemesi o günleri yaşayanlar tarafından hiç unutulmamıştır.

Günümüzde görevi gereği yapması gereken işleri sanki halka bir lütuf gibi sunan ve durmadan kendisinden öncekileri kötüleyen ‘nevzuhur’ belediye başkanlarını görünce insan Hafız İsmail Hakkı Tahmisçioğlu gibi mütevazi ve abdestinden emin belediye başkanlarının kıymetini daha iyi anlıyor.

23 Mart 1962 tarihinde, -83 yaşında-  kendisini çok seven gözleri yaşlı Niksar halkının omuzları üzerinde sonsuzluğa uğurlanan bu Cumhuriyet döneminin Niksar sevdalısı, Kemalist ilk belediye başkanını saygıyla anıyor, ışıklar içinde yatmasını diliyorum.

 

Dipnotlar:

(1)  Ali Ziver Demirel  de Niksar’a onur veren isimlerden biridir. Kendisi hakkında ayrı bir yazıda bilgi

verilecektir. Düşünce, duygu ve anılarını anlattığı şiirlerini  “ Niksar’da Bir Ev” adını verdiği kitapta

toplamıştır. (İstanbul,1983-kendi yayını)

(2)  Hacı Abdullah Efendi’nin üç çocuğu vardır. Bunların isimleri büyükten küçüğe doğru Hacı Mehmet Ağa,

Mustafa Efendi ve Kerime Hatun’dur. Kerime Hatun Yüzbaşıoğlu Süleyman Efendi ile evlenmiş ve bu

evlilikten sırasıyla İsmail, Naciye, Mehmet, Ziya, Nuriye isimli 5 çocuk olmuştur. Büyük

oğul Hacı Mehmet Ağa’nın da Dudu, Ali, Hacı Mehmet isimli üç çocuğu vardır. Ortanca çocuk Mustafa

Efendinin ise Emine Hanımla evliliğinden sırasıyla Sait, İsmail Hakkı, Munise, Hamide, Ayşe isimli beş

çocuğu vardır. Biz bu yazımıza konu olan Sait Hoca (1877-1969) ile Belediye Başkanı İsmail Hakkı (1879- 1962)  üzerinde duracağımız için ailenin diğer bireyleriyle ilgili ayrıntıya girmedik. Ancak Tahmisçioğlu ve –bağlantılı olarak- Yüzbaşıoğulları ile ilgili aile soyağaçlarını  “Niksar’ın Sosyal Tarihi” isimli incelememizde ayrıntılı olarak vereceğiz. (Hâmi Karslı)

(3)   “Niksar’ın Sesi” gazetesi Sayı:246; Tarih: 20 Ocak 1969 (Bilindiği gibi yayın hayatına son veren bu gazete

rahmetli Turan Şeney’e aitti) Yazıyı, yaklaşık 40 yıl önceki bir Niksar gazetesinin haber verişini de yeni

kuşaklara göstermek amacıyla – dilini sadeleştirmeden ve yazım yanlışlarına hiç dokunmadan-  aynen

verdim. H.K.

(4)     Niksar’da belediye başkanlığı yapan isimler ve tarihleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

 

Gülüt Ağa Zade İbal Ağa

1876 – 1880

Hacı Halil Efendi

1880 – 1885

Mukayit Zade Nazif Efendi

1885 – 1990

Tahir Ağa Zade Fahri Efendi

1890 – 1896

Sancaktar Zade Memiş Efendi

1896 – 1903

Recep Zade Ahmet Bey

1903 – 1910

Gödelek Zade İbrahim Efendi

1910 – 1915

Tahir Ağa Zade Fahri Efendi

1915 – 1920

Şerif Efendi Zade Hacı Mahir

1920 – 1923

Hakkı TAŞDELEN (TAHMİSCİOĞLU)

1923 – 14.07.1940

Mehmet BEDENBAŞI ( Reis Vekili )

14.07.1940 – 13.09.1940

Osman ÖZBEK ( Reis Vekili )

13.09.1940 – 13.02.1941

Cemal DUYUM ( Reis Vekili )

13.02.1941 – 25.03.1941

Osman ÖZBEK ( Reis Vekili )

25.03.1941 – 22.12.1941

İhsan TUĞSEL

22.12.1941 – 25.01.1943

Hakkı KİHTİR ( Reis Vekili )

25.01.1943 – 23.02.1943

Hakkı TAŞDELEN (TAHMİSCİOĞLU)

23.02.1943 – 03.02.1944

Kadir KARSLI ( Reis Vekili )

03.02.1944 – 02.03.1944

Hakkı TAŞDELEN (TAHMİSCİOĞLU)

02.03.1944 – 13.06.1946

Turan BAŞAR

13.06.1946 – 06.09.1950

Hakkı KİHTİR

14.09.1950 – 14.11.1955

Ahmet KAYNAR

21.11.1955 – 21.06.1959

Duran GÜNSEREN

22.06.1959 – 02.06.1960

Ahmet TOSUN (Kaymakam)

13.06.1960 – 21.07.1960

Emir Hüseyin KÖSEOĞLU (Kaymakam)

28.07.1960 – 05.04.1962

İsmail SÜRÜCÜ

09.04.1962 – 28.05.1962

Ayhan ERGİN (Kaymakam)

04.06.1962 – 20.09.1962

İsmail SÜRÜCÜ

01.10.1962 – 25.10.1962

Yaşar KIRIMLI ( Kaymakam )

08.11.1962 – 26.11.1962

Nihat POLATER

06.12.1962 – 29.06.1963

Naim DALKILIÇ

04.07.1963 – 25.07.1963

İsmail SÜRÜCÜ

05.08.1963 – 29.08.1963

Talat KAHVECİOĞLU (Kaymakam)

05.09.1963 – 07.10.1963

İsmail SÜRÜCÜ

10.10.1963 – 28.10.1963

Aydın ERDOĞAN

02.11.1963 – 14.11.1963

Duran GÜNSEREN

25.11.1963 – 30.05.1968

Cavit TAHMİSCİOĞLU

13.06.1968 – 06.12.1973

M. Şevki ÜNGÖR

17.12.1973 – 11.09.1980

Ahmet KARABİLGİN (Kaymakam)

16.09.1980 – 08.07.1982

Orhan ÖDEN

27.07.1982 – 24.08.1982

Nazmi KAHRAMAN (Kaymakam)

02.09.1982 – 22.03.1983

Ahmet KILINÇ

1983 – 2 ay aralıklı

Abdullah YILDIZ

20.04.1983 – 28.03.1984

Selahattin HANÇER

02.04.1984 – 27.03.1994

Ahmet Duran ÜNVERDİ

28.03.1994 – 27.03.2004

İdris ŞAHİN

28.03.2004 – GÖREVDE

(Bu listeyi hazırlayıp bana veren Belediye Yazı İşleri Müdürü Müjdat Özbay’a teşekkür ediyorum. Böylelikle yıllardır belediye ile ilgili yazılan kitaplarda yapılan tarihsel sıralama yanlışlığı da düzeltilmiş oldu. Müjdat’ın ifadesine göre belediyede 1939 yılı öncesine ait yapılan işlerle ilgili yazılı bir belge bulunmamaktadır. H.Karslı)

(5)    Hakkı Tahmisçioğlu’nun  4. eşi  Edaviye Hanım’dan olan 1924 doğumlu büyük oğlu Cavit Tahmisçioğlu

bu konuda şunları anlattı: “Bir Cumhuriyet Bayramı öncesi babam çok hastalanmış, yatağa düşmüştü. O

haliyle törene katılması olanaklı değildi. Ancak anneme: “Mantonu giy ve sen katıl” dedi. O zamana kadar

kara çarşaf-peçe giyen annem aynanın başına geçmiş ne yapacağını bilemiyordu. Babam belediyeye aldığı

diplomalı, modern giyimli Ebe Cemile Hanım’ı çağırttı. Cemile Hanım manto ve şapka giyiyordu. Annem

de onun gibi giyinip beraberce törene gittiler. Yine babamın fesi çıkarıp başına fötr şapka giydiği günlerde

Derebağ’a giderken Yusuf Ağa’nın (Duyum) evinin önünde birilerinin babamı gösterip “Hakkı Efendi

başına ileğen geçirmiş” diyerek şakalaştıklarını anımsıyorum”

(6)     O dönemde Tahsin isimli yoksul ve meczup bir vatandaş, omzuna astığı sağlam bir sopanın iki     kenarına iplerle tutturduğu tenekelerle Ayvas suyu satarak geçimini sağlar.

(7)         Ayvas suyunun gerçek anlamda fabrikasyon olarak şişelenip tanıtılması ve satılması işi Hakkı Tahmisçioğlu’nun  oğlu Cavit Tahmisçioğlu’nun 1968 yılında  Belediye Başkanı seçilmesinden sonra  olmuştur. (Cavit Tahmisçioğlu ile bu konuda Sevgili Hasan Akar tarafından yapılan bir mülakat yazısı Tokat’ta çıkan Kümbet Dergisi’nde yayımlanacaktır.)

(8)         Türbin, bir akışkanın enerjisiyle döndürülen hareketli bir çarktan oluşmuş motora verilen addır. Dinamo ise mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren aletin adıdır. Bu dinamo Samsun’dan alınır. Hakkı Amca’dan bizzat dinlemiştim, bu iş için Samsun’a gittiğinde elindeki belediye’ye ait para dinamoyu almaya yetmez. Kalan az bir parayı belediye adına borçlanmak ister. Oradaki tüccar, bizim Niksar’da iş yaptığımız Ali Rıza (Karslı) Efendi var. Telgraf çekin, onay versin kalan parayı onun hesabına yazalım. Siz Niksar’da ona ödeyin der. Gerekli telgraflar çekilir ve dinamo alınır. H.K.

(9)         Aslında Niksar’daki un değirmenleri ve fabrikaları ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniştir. Ben çocukluğumda dedemlerin eşeğiyle Selimbeyoğlu Hakkı Efendi’nin değirmenine buğday götürüp, öğüttürerek eve aynı çuvallarla un taşıdığımı çok iyi anımsıyorum. H.K.)

(10)      Olimpik ölçülerde sayılacak bu havuzun – olimpik ölçüler 50×21 metredir-  elektrik üretiminin dışında iki işlevi daha vardı. Birincisi, çiftçilerin mahsullerini daha rahat ve daha iyi sulamalarına olanak vermesiydi. Bilindiği gibi gece yapılan sulamaların mahsul için daha yarayışlı olduğu söylenir. Havuzun ikinci  -bence en güzel işlevi- 1940 ve 1950 kuşağı gençlerine yüzme havuzu görevi görmesiydi. Yaz aylarında öğleden sonra havuza gidip Niksar’a dönenlere sorardık: “Kaç badal oldu?”  diye. Bilindiği gibi Niksar’da merdiven basamaklarına ‘badal’ denir. Havuzun,  su arkının aktığı yöndeki diğer köşesinde 8-10 basamaklı bir merdiveni vardı. Havuzun dibine bu basamaklarla inilir ve aşağıda biriken balçık temizlenirdi. Su alt basamaklar seviyesindeyken bu çamur nedeniyle bulanık olurdu. Su yükseldikçe çamur dibe çöktüğü için berraklaşırdı. Küçük çocuklar havuz yeni doluyorken, yetişkin gençler ise havuz tamamen dolduktan sonra havuza girerlerdi. Denizi olan büyük kentlere gitmiş olanlar mayo ile havuza girseler de büyük çoğunluk ‘don’ la havuza girer, sonra da arkın fundalıkları arasında donlarını sıkar ıslak ıslak tekrar giyerlerdi. Havuz kenarında oturulup sohbet edilir, bazen yemekler yenirdi. Kısacası bu havuz o dönem Niksar’ın en önemli eğlence yerlerinden biriydi.

(11)      Belediye tellalı Nuri Amca ilk önce belediye’nin önünde, sonra orta çarşıda Kavlağan Hafız Amca’nın dükkanının önünde son olarak ta Keşfi Camii’nin üst tarafındaki kahvenin önünde elini kulağına atarak “Ey Ahali, dinleyin ilanı: Bu akşam  ‘alaktirikler’  saat 6’da verilecek, saat 10’da kesilecektir.” şeklinde  halka duyuruda bulunurdu. Çarşı esnafı da ona göre kepenklerini kapatır evlerine giderdi.

(12)      Bu depremlerin ilki 27 Aralık 1939’da, ikincisi 20 Aralık 1942’de, üçüncüsü ise 21 Ekim 1943 tarihlerinde olmuştur. (Aslında Anadolu’da gerçekleştiği belirlenen ilk ve en önemli deprem Niksar’da M.Ö. 330 tarihinde olan depremdir. –Kaynak : AnaBritannica, cilt:7 Sayfa:156)

(13)      Bu bilgiler Babam  A. Kadir Karslı’nın kütüphanesinde o yıllara ait bulunan eski gazetelerin arasında – hangi gazeteden kesildiği yazılmamış- bir gazete kupüründen alınmıştır

(14)      İsmet İnönü’nün belediye binasında yaptığı toplantıda, o tarihte Niksar CHP İlçe Başkanı olan kentin ileri gelenlerinden Karslı Zade Mustafa Özdemir, -ki o tarihte 36 yaşındadır- kasaba halkı adına yaptığı konuşmada kentin ve halkın ihtiyaçlarını belirten ayrıntılı bir liste sunar. Listeyi uzun bulan İnönü, “ Ben bir tayınla ordu besliyorum. Sen burada şarlatanlık yapıyorsun, çık dışarı” diye Mustafa Özdemir’i azarlar. (1948 yılında Kâbe’ye giderek ‘hacı’ olan ve daha sonra Karslıoğlu Hacı Mustafa diye anılan bu memleketsever insan  1950’de Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. Ölünceye kadar (1974)  doğduğu kente hizmetini sürdürdü. Yaşamını “Niksar’da İz Bırakanlar” dizisinde ayrıca anlatacağımız Hacı Mustafa Özdemir, bugün Kelkit Üzerindeki beton köprünün yapılmasından, Ketenderesi  (Çamiçi) Yaylası’nın kurulmasına kadar birçok işte emeği geçen birisidir. Bugünkü Endüstri Meslek Lisesi’nin yerini satın alıp binayı yaptıran; Çilhane Camiini satın alıp diyanet işlerine bağışlayan; Arasta Camii ilave inşaatı için camiye bitişik iki dükkânını bağışlayan O’dur. Bugün Niksar’ı geliştirip güzelleştiren her türlü çalışmaya maddi ve manevi destek veren Yüksel Altıner, Hacı Mustafa Özdemir’in kız kardeşi Zehra Altuner’in oğludur.)

(15)      Niksar’ın ikinci imar planı ise 1968 yılında Duran Günseren’in belediye başkanlığı döneminde İller Bankası’nca yaptırılmış ancak bu plan daha çok Cavit Tahmisçioğlu’nun başkanlığı döneminde hayata geçirilmiştir.

(16)      Osmanlı’nın 1840 yılı Temettuat Defteri’nde mahallenin adı “KOZ” olarak geçmektedir. Ceviz ağacına da “koz” denildiği göz önünde tutulursa, o tarihlerde bu mahallede bol miktarda bulunan ceviz ağaçları nedeniyle de bu isim verilmiş olabilir. Bugün bizim ‘Sıragöz’ dedeğimiz mahallenin o tarihteki adı da ‘Sırakozlar” dır.

Bu yazının hazırlanmasında elindeki bilgi ve belgeleri bana vererek yardımcı olan Sayın Cavit Tahmisçioğlu’na, İsmail Hakkı Tahmisçioğlu’nun torunlarından Sezai Tahmisçioğlu’na, Cavit Tahmisçioğlu’nun oğlu –dedesinin adını taşıyan- İsmail Hakkı Tahmisçioğlu’na teşekkür ederim.

Hami Karslı.

 

 

HACI SÜLEYMAN ERDEM (KALE HACI)

               Anlatacağım öykü, dünyaya 6 çocuklu bir çiftçi ailesinin en küçük ve tek erkek evladı olarak gelen bir Niksarlının öyküsüdür.

            Ona Niksar’da yaygın olarak Kale Hacı derlerdi. Nüfus cüzdanında yazılı adı ise Hacı Süleyman Erdem’di.

Bu öykü bir insanın çalışma, işinde başarılı olma,  yükselme azminin ve Niksar’da bir ilki yaratmanın,  başkalarına örnek olmanın öyküsüdür.

Orta halli bir çiftçi olan Abdullah Kasım’ın (Abdülkasım)  Kocaağalar’dan Mehriban Hanım’la evliliğinden sırasıyla 1904’te Fatma, 1907’de Selime, 1913’te Şerife, 1916’da Hacer, 1917’de de Saliha isimli beş kızı olur. Bunlardan ilk kızı Fatma 11 yaşında 1915 yılında, Şerife ise 1917 yılında 4 yaşında iken ölür. Daha sonra, 1920 yılında Hacı Süleyman doğunca Abdülkasım çok sevinir. Tabii 5 kızdan sonra kocasına bir erkek çocuk veren Mehriban Hanım da… Ceditler Mahallesindeki evde bir bayram sevinci yaşanır.(1)

Hacı Süleyman doğduğunda babası Abdülkasım tam 40 yaşındadır ve evde pederşahi (ataerkil) bir düzen hüküm sürmektedir. Abdülkasım biricik oğluna babasının adını koymuştur. Dede Süleyman Efendi bir din adamıdır. 45 yıl Keşfi Camii’nin imamlığını yapmıştır.(2) Küçük Süleyman’ı dedesi çok sevmekte ve gözü önünden hiç ayırmamaktadır. Onu bağa, bahçeye götürürken ya eşeğe bindirirler ya da ablaları sırtlarına alırlar. Çocukluğunu, tek erkek olmanın verdiği avantajlı bir yaşam içerisinde geçirir.

İlkokulu Albayrak İlkokulu’nda bitiren Hacı Süleyman başarılı bir çocuktur. Daha o zamandan kafasını bir şeyler üretme konusunda yormakta ve çalışmaktadır. İlkokul 3. sınıfta, bir değirmenin su çarkını gözlemleyerek elektrik üretmeyi düşünür. Bir proje hazırlayarak öğretmenine gösterir ve kocaman bir ‘aferin’ alır.  (Yıllar sonra bu projesini kurduğu fabrikada hayata geçirecektir.)

Babası Abdülkasım yapısı ve yetiştirilişi gereği çocuklarıyla arasına bir mesafe koymaktadır. Her toprak adamı gibi çalışkandır. Oğlunun da kendisi gibi çalışmasını ister. Bir 23 Nisan günü, arkadaşları bayram töreninin yapıldığı yerde neşe içerisinde eğlenirlerken babası onu tarlaya çalışmaya götürür. Küçük Süleyman o ılık ilkyaz gününü hiç unutmaz. Bir ara elindeki çapayı yere bırakarak gözyaşları içerisinde Tanrı’dan “İlerde rızkımı başka işlerden ver” diye bir istekte bulunur.

İlkokul sonrası Niksar’da gidilecek başka bir okul yoktur. O dönemde Niksar’da ikibuçuk okul vardır. 5 sınıflı  “Gaziahmet Danişmend İlkmektebi”, yine 5 sınıflı “Albayrak İlkmektebi” ve üç sınıflı olduğu için “buçuk” kabul edilen “Ulucan İlkmektebi” (Mekteb-i Kebir). Niksar Ortaokulu’nun binasının yapımı 1943 yılında bitecek ve 1 Ekim 1944 yılında – Milli Eğitim Bakanlığı kadro vermediği için  “Niksar Hususi Ortaokulu” adıyla açılacaktır.

O yıllar Niksar’da ilkokulu bitirenler, ailelerinin isteğine göre ortaokulda okumak için ya Tokat’a ya da Sivas’a gönderilmektedir.

Hacı Süleyman’ın halası Sivas’ta bir eczacı ile evlidir. Dedesi torununu okumak için Sivas’a gönderir.(3) Aradan birkaç ay geçince hem kızını görmek hem de torununu kontrol etmek amacıyla bir yaylı arabayla Sivas’a doğru yola çıkan dede, Gökdere’de yine bir yaylı arabayla Sivas’tan gelmekte olan torunuyla karşılaşır. Küçük Süleyman ağlayarak dedesine sarılır ve annesini çok özlediğini söyler. Dede, torun beraberce Niksar’a gelirler.

1930’lu yılların başında Niksar’da 12-13 yaşlarında bir çocuğun boş gezmesi ayıptır. Aile’nin bir işyeri varsa çocuk orada çalışır. Eğer aile bir dükkân, bir işyeri sahibi değilse, çocuk bir işyerine yerleştirilerek hem çalışıp para kazanması, hem de disipline edilerek bir meslek sahibi olması sağlanır.

Hacı Süleyman Erdem kızları Ayşe,Jale ve oğulları Tacettin, Bahattin, Muhittin’le beraber

Küçük Hacı Süleyman Sivas dönüşü, Hacı Osman Üçdirhem’in un fabrikasına girer. 1-2 yıl çalışır. Ancak iş ağırdır, ayrılır.(4)

Saraç Abdullah Uyanık’ın yanına girer. Abdullah Usta’dan saraçlığın inceliklerini öğrenir.

Tokat’ın –özellikle Niksar’ın- dericilikte büyük bir ünü vardır. Bir dönem Çanakçı Deresi’nin her iki yanında birçok tabakhane vardır. Deri terbiye etmek, bu derileri boyamak sanatı çok gelişmiş, yörenin bu sahadaki ünü ta Avrupa’ya yayılmıştır. Arasta çarşısı tamamen derici ve bu derileri işleyerek mamul eşya haline getiren esnafla doludur.

Arapça bir sözcük olan “saraç” koşum ve eyer takımları yapan, bunları süsleyen insanların sıfatıdır. Ancak saraçlar genelde bu işleri yapsalar da deri ile ilgili her konuda beceri sahibi olan insanlardır.

Saraç kalfası olan Hacı Süleyman, bir müddet de Saraç Kamaloğlu’nun yanında çalışır.

Hacı Süleyman’da büyük bir çalışma isteği ve kazanma arzusu vardır. Bir tarafta saraçlıkla uğraşırken bir taraftan da tütün yetiştirme işine girer. Babası bu işi yapmasına karşıdır. Ancak tütün işinden iyi para kazanır. Bu parayı babasına vermek ister, fakat babası   “Oğlum, bu para senin emeğinin karşılığı, senin kendi çabanla kazandığın bir para, sende kalsın” diyerek parayı almaz.

Zaman 1940’ın sonlarıdır. Elindeki bu parayı nasıl değerlendireceğini düşünen Hacı Süleyman evlenmeye karar verir. Yaşı 20’dir. Askerliği de gelmiş, çatmıştır. Mahallede göz koyduğu Nazmiye Taşdelen isimli güzel bir kız vardır. Kızı istetir ve evlenirler. Evlilik sonrası hemen askere gider.

Gebze’de üç yıl askerlik yapar. Gülerek ve biraz da övünerek anlattığı bir askerlik anısı vardır. Hafta sonlarında izinle dışarı çıktıklarında, kışlada yemek üzere kuru üzüm, leblebi, incir gibi yiyecekler alır. Bunlardan asker arkadaşları da isterler. Daha sonraki izin günlerinde birkaç kilo kuru üzüm, leblebi küçük bir sandık ta kuru incir alır. Bunları bir şekilde kışlada saklayarak arkadaşlarına bardak, avuç veya sayı hesabıyla satar. Ve terhis oluncaya kadar bu ticareti sürdürerek epey para kazanır.

20 Aralık 1942’de Niksar’da 3000 kişinin öldüğü 7.3 şiddetinde bir deprem olur. Gazetede bu haberi okuyan Süleyman Erdem çok endişelenir. Çünkü, gazete haberinde Niksar’ın etrafındaki iki dağın birbiriyle kavuştuğu ve Niksar’ın haritadan silindiği yazılıdır. Hacı Süleyman Erdem, askere gelmeden bir yıl önce de 27 Aralık 1939 da Erzincan depremi diye bilinen ve toplam 32962 kişinin öldüğü 8 derecelik depremden Niksar’ın nasıl etkilendiğini bildiği için çok korkmuştur. Okuduğu gazeteyi alarak izin istemek için komutanının yanına gider. Gazeteyi gösterir. Ancak komutanı, “izin veremeyeceğini, ordunun teyakkuz durumunda olduğunu, ancak kaçarsa 7-8 gün idare edebileceğini söyler. Süleyman Erdem firar ederek maceralı bir şekilde Gebze’den trene biner. Turhal’a, oradan da Niksar’a gelir. Durumun gazetede yazıldığı gibi olmadığını görür ve rahatlamış bir şekilde tekrar döner. Ancak bu olaydan sonra yaşamı boyunca gazete haberlerine olan inancı zayıflar.  Onu askerlik döneminde en çok korkutan ve endişe içinde bırakan olay budur.

Hacı Süleyman Erdem & Nazmiye Erdem Evlendikleri gün

Askerde iken geride bıraktığı eşine sürekli mektuplar yazar. Bu mektuplarda hep eşine duyduğu sevgi ve özlem vardır. Ona “Askerlik bitip de oraya gelince seni kraliçeler gibi yaşatacağım. Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacağım”  der. O askerde iken Nazmiye Hanım da zor günler geçirir. Bir çiftçi ailesinin gelini olarak bağda, bahçede, tarlada çalışmaktadır. Eşinden aldığı bu mektuplar ona ilaç gibi gelmekte ve onun yolunu “Hacı yolu bekler gibi”  beklemektedir. Nihayet askerlik biter ve Hacı Süleyman Niksar’a evine döner.

*   *   *

Hacı Süleyman Erdem & Nazmiye Erdem

Bildiği ve severek yaptığı en iyi iş saraçlıktır. Ta kalfalık döneminde bile ustalarının müşterileri özellikle ona iş yaptırmaktadırlar. Çünkü işini sevmekte ve özen göstermektedir. Kısa bir dinlenme döneminden sonra kendi saraç dükkânını açar. Dükkân çarşı içinde Kepçeli Çeşmesi’nin karşısındadır.(5) Yaptığı koşum takımları, eyerler çok beğenilir. O klasik bir saraç olmaktan farklıdır. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle hükümetin aldığı bir takım tedbirler deri, gön bulmayı da zorlaştırmıştır. Eski araba lastikleri kesilip biçilerek ayakkabı tabanı olarak kullanılmakta, sandalet benzeri giyecekler yapılmaktadır. Kız çocukları için modelini kendi çizdiği bir yazlık ayakkabı imal eder. Bu ayakkabı çok sevilir. Sipariş üstüne sipariş alır. Ayakkabı işinin saraçlıktan daha fazla para kazandırdığını fark edince dükkânına Ankara’dan süslü lâstik ayakkabılar getirir. Bunlara olan talep tahminin de üstündedir. Bu ticareti yaparken bir taraftan da, “Bu lastik ayakkabıları giyenler Niksar’da, ben niye bunları burada üretmiyorum” diye düşünür. Bir gün sadece bu konuyu araştırmak üzere Ankara’ya gider.  Lastik ayakkabı imalathanelerini gezer, bu işin ustalarıyla konuşur. Bu arada kalıp yapım ustası ve imalathane sahibi Nabi Dalbudak ile tanışır. Bu tanışma ilerde Süleyman Erdem için önem taşıyacaktır.

Lastik ayakkabı imal etme konusunu araştırırken saraçlık işini de sürdürmektedir. Araştırmalarının sonucunda bu işi Niksar’da yapabileceğine kanaat getirir. Ancak elinde 3500 TL. kendi parası, eşinin altınlarının bozdurulması ve babasının yardımı ile 1000 lira daha olmak üzere toplam 4500 lirası vardır. Bu para ise, iş için yeterli değildir. Bir taraftan bu konudaki bilgisini artırırken bir taraftan da sürekli işin finansmanını düşünür. Sonunda  kendisini finanse edecek bir ortak üzerinde durur. Bu iş için düşündüğü ilk kişi Şahanlılı (Şahinlili) Ali Osman Seçkin’dir. O bu işe yanaşmaz. Sonra Niksar’ın o dönemdeki kalburüstü zenginlerini dolaşır. Hacı Osman Üçdirhem, Softaoğlu Hacı Ahmet Kaynar, Kaya Özden gibi isimlerle konuşur. Hiçbiri bu işe yanaşmaz. Sonra Bayram Erdemir’le konuşur. Bayram Erdemir’in bu işe aklı yatar. Ancak, konuyu bir kere de bizim ağa ile konuşalım der. Rasim Erdemir’le de konuşurlar. İşi o da kabul eder. Erdemirler iş için 7500 lira koyarlar. Hacı Süleyman Erdem ½ , Rasim ve Bayram Erdemir kardeşler de ½  hisse ile ortak olurlar. Yıl 1952’dir. (Burada hemen belirtmek gerekir ki, 25 Şubat1999’da vefat eden Rasim Erdemir’in, o günlerde bu konuda yatırım yapmayı bir macera gibi gören insanların yanında, hiç deneyimi olmamasına karşın bu konuya girmesi onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir.)

Bengiler’de, bugünkü İlçem Eczanesi’nin bulunduğu yerde küçük bir atölye açılır. İş için gerekli kazan, kalıp, tezgah v.s.  buraya konur ve  astarsız, kara lastik ayakkabı üretmeye başlarlar. Atölyede sadece Süleyman Erdem, Rasim Erdemir ve ayak işlerini yapan bir üçüncü kişi vardır. Burada bir yıl kalınır. Sonra yine Bengiler’de Bayram Erdemir’in evinin altındaki ahır boşaltılır ve atölye buraya taşınır. İlk atölye ise mamül ayakkabı deposu olarak kullanılır. İlk atölyede ham lastik hamurundan ayakkabı imal edilirken, ikinci atölyede bu hamuru da kendileri üretmeye başlarlar. Dizel motorla çalışan bir hamur makinası alırlar.(6) Mamüllerine “Kale” markasını verirler.(7) İmalathanede 10-15 kişi istihdam edilir. Üretim oldukça ilkeldir.  Ancak talep beklenilenden de fazladır ve imalathane sürekli çalışır. Hacı Süleyman erdem üzerinde önlüğü ile hep işin başındadır.(8) Hammaddenin temini ve imalathane ile ilgili işler nedeniyle Ankara ve İstanbul gibi kentlere de o gitmekte, Rasim Erdemir de mamülün satıldığı pazarları gezmektedir. İki ortak da canla başla çalışmaktadırlar. Süleyman Erdem’in kafasında hep,  “Bu işi daha iyi nasıl yapabilirim, daha güzel lastik ayakkabıları nasıl üretebilirim?” düşüncesi vardır ve bu konudaki araştırmaları hep sürmektedir. Bu minval üzere aradan yıllar geçer.  Erdem ve Erdemirler iyi para kazanırlar.

* * *

İmalâthanelerine daha geniş ve uygun bir yer ararlar. Çanakçı kıyısında, Seymenli Köprüsü yanında bir zamanlar İhsan Tuğsel Bey’e ait olan Un Fabrikası’nın yeri hazineye aittir. 2 dönüme yakın olan bu arsayı ve üzerindeki binayı 1956 yılında, açık artırma ile ihaleden 24 000 liraya satın alırlar. Atölyelerini daha da genişleterek 1957 yılında buraya taşınırlar. Burada istihdam edilen işçi sayısı da artar. Bu tarihlerde Hacı Süleyman Erdem, fabrikanın dışında başka ticari işlere de girişir. Hüseyin Kefeli ile önce tütün sonra da ceviz işi yaparlar. 1962 yılında fabrika bünyesinde plastik ayakkabı ve terlik imalatı işini başlatırlar.1964 yılında Rasim Erdemir gözlerinden rahatsızlanır. Yapılan muayenelerde glokom teşhisi konur, ameliyata karar verilir ve Rasim Erdemir bir gözünü kaybeder.

Her iki ortağın da 5’er çocukları vardır. Hacı Süleyman Erdem’le Rasim Erdemir ilerde çocuklarının geçinememesi halinde emeklerinin boşa gideceğini düşünmektedirler. Ayrılmaya karar verirler. Lastik Fabrikası Süleyman Erdem’de, ortak alınan diğer  gayrimenkuller ve plastik ayakkabı-terlik fabrikası ise Rasim Erdemir’de kalır.

1986’da kapanıncaya kadar fabrikayı tek başına yönetir.

Hacı Süleyman Erdem Niksar Devlet Hastanesi koroner bakım odasında eşi Nazmiye Hanımla

******

Yukarda onun Nabi Dalbudak’la tanışmasından söz etmiştim. Bu tanışma onun hayatındaki kilometre taşlarından biridir. Sonradan Ankara’da müteahhitliğe başlayan Nabi Dalbudak, Süleyman Erdem’e Ankara’da bir arsa alması için öneride bulunur. Süleyman Erdem ilkönce Etlik’te 2-3 dönüm bir arsa alır. Sonra orası değerlendiğinde üzerine blok apartmanlar yapılır. Bu binalardan Hacı Süleyman’a çok sayıda daire verilir. Ancak bunların kiraya verilmesi, kiralarının tahsil edilmesi bir hayli zorluklar yarattığı için buraları satar. O  parayla yeni yerler alır. Daha çok işyeri olan bu yerler Çankaya, Sakarya, Adem Yavuz, Kumrular, Bestekâr Sokak gibi merkezî yerlerdedir. O her yaptığı işte olduğu gibi bu tür yatırımlarda da kârlılık açısından uzak görüşlüdür.

Seymenler Köprüsü yanındaki evini yaptırırken, Niksar’ın deprem kuşağında olduğu gerçeğini hiç unutmaz. Evin temellerini neredeyse Çanakçı Deresi’nin ta altına kadar indirerek sağlamlaştırır.

Hacı Süleyman Erdem’in yaşamı incelendiğinde onun hep radikal kararlar aldığı ve aldığı kararları hemen uygulamaya başladığı görülür. Yaptığı tüm işlerde, ailevi ilişkilerinde son kararı hep kendi verir. Her konuda ipleri hep elinde tutmağa özen gösterir.  İnsanlarla ilişkilerinde hep aklı ön plana çıkarır. Aslında duygusaldır ama hiçbir zaman duygularını aklının önüne almaz. İnsanların görüşlerine saygı gösterir, onları dinler. Olayları çok hızlı bir şekilde muhakeme eder ve doğru kararlar verir.

O yaşamı boyunca geleneksel muhafazakârlığı, çağdaşlıkla bir potada eritmesini bilmiştir.  Örneğin geleneksel adet ve göreneklere sadakat gösterirken akşam evinde piposunda Captain Black Gold tütününü tüttürerek iki duble greyfrutlu votkasını da içmiştir. Güzel  sanatların iki dalında yetenek sahibidir. Gençliğinde ud çaldığını, güzel sesi ile şarkılar söylediğini biliyoruz.

Hacı Süleyman Erdem’ in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve Atatürk devrimlerinin halk kitlelerine mal edilmeye çalışıldığı yıllardır. O doğduğunda İstanbul İtilâf Devletleri’nin işgali altındaydı. Cumhuriyet ilan edildiğinde ise o  üç yaşındaydı.  Türk kültür ve sanat yaşamına katkılarda bulunmak, araştırmalar yapmak, gençleri bir çatı altında toplamak amacıyla 1932 de halkevleri kurulmaya başladığında o 12  yaşındaydı. Askerlik dönüşü bir taraftan kendi işini kurup çalışırken bir taraftan da Niksar’daki birçok gençle beraber Niksar Halkevi’nin etkinliklerine katılıyordu. (9)Sahnelenen oyunlarda rol alıyor, oluşturulan korolarda şarkılar söylüyordu.  Tiyatroya duyduğu sevgiyi ilerdeki yıllarda da sürdürmüş, çocuklarının öğrencilik yıllarında ve Ankara, İstanbul seyahatlerinde onlarla beraber tiyatroya gitmekten büyük bir zevk duymuştur.

Aile bağlarına son derece önem vermiştir. Askerde iken eşine yazdığı mektupta verdiği söze sadık kalarak eşinin elini sıcak sudan soğuk suya sokturmamıştır. Eğitime de önem veren birisidir. Çocuklarının eğitimi için elinden gelen her şeyi sonuna kadar yerine getirmiştir. Evlatlarıyla arasında kesinlikle duvar örmemiş, demokrat bir baba olmaya özen göstermiştir.(10)

Az konuşur, çok dinlerdi. “İnsanları ikna etmenin en iyi yollarından birinin onları dinlemek olduğunu” çok iyi biliyordu. Sabırlı ve hoşgörülü bir insandı.

“Parayı tutmak ve iyi değerlendirmek, parayı kazanmaktan daha zordur ama ondan da zoru parayı hazmetmektir” derdi.

Yaşamı boyunca birçok başarı ödülüne layık görülen Hacı Süleyman Erdem, Niksar Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesini yaptırması nedeniyle Çankaya Köşkü’ne davet edilerek dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından taltif edilmesi, aile mensuplarınca ve Niksar halkınca bir onur vesilesi olmuştur.

Çocuklarına karşı tatlı-sert bir politika izlemiştir. 1974 yılında bir gece, yeni aldığı Mercedes marka otomobilini küçük oğlu Muhittin kendisinden izinsiz kaçırarak Tokat’a gidip gelir. Muhittin’in anlattığına göre o gece babası hiç uyumamış, onu beklemiş, sonra da ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Çünkü o tarihte Muhittin’in otomobil ehliyeti yoktur. Ve yaptığını, babası doğru bulmamıştır. Ancak iki yıl sonra Süleyman Erdem oğlu Muhittin’e bir araba alır. Bu kez oğlunu cezalandırma yöntemi, Muhittin bir suç işlediğinde araba anahtarını elinden almaktır.

Kendisine, aklına ve gücüne her zaman güvenmiştir. Hastalığının (alzhaymer) başlangıç evrelerinde, yakınları onun tek başına araba kullanmasından, uzak yola gitmesinden endişe duyarlar. Bir gün Ankara’ya gitmek ister. Oğlu Muhittin, “Baba ben götüreyim” dediğinde kızar ve gaza basarak çeker gider. Güçsüz görünmeye tahammülü yoktur.

Kale Lastik Fabrikası ile Niksar’da başlayan lastik ve plastik ayakkabı üreticiliği Niksar ekonomisine damgasını vurarak, çevre il ve ilçelerde de Niksar adının ünlenmesine ve arkasından, Niksar’da bu dalda yeni başka işyerlerinin açılmasına da neden olmuştur.(11) 1960’lı ve 1970’li yıllarda faaliyetlerini sürdüren bu işyerleri birçok kişinin istihdam edilmesi ve Niksar ekonomisine canlılık getirmesi bakımından büyük önem taşır. Öncülük ettiği bu sanayi dalında sadece fabrikalarda çalışanlar değil, dağıtım kanallarında ve bayiliklerde çalışanlar da hem para kazanmışlar hem de edindikleri tecrübe ve bilgi ile ilerde başka işlere yönelmişlerdir.

***

12 Nisan 2003’de 83 yaşında hayata gözlerini yuman Hacı Süleyman Erdem çocuklarına iyi bir servet bırakmanın ötesinde, memleketine yaptığı hizmetlerle herkesin gönlünde bir taht kurmasını sağlayan çok özel insanlardan biridir.

Işıklar içinde yatsın.

 

 

 

 

DİPNOTLAR:

(1) Aile Ceditler Mahallesi’ne ‘Kaleiçi’ yangınından sonra gelmiştir. Asıl Hacı Süleyman evi Kaleiçi’ndedir. Aile kök olarak “Fazlıoğulları” dır. (Birinci) Hacı Süleyman’ın üç çocuğu vardır. Ortanca çocuk olan Kasım’ın ablası Şerife Erdem Fazlı Erdem’in annesidir. Kasım’ın ‘Hocakızı’ lakaplı küçük kız kardeşi  Zeliha İ.Nuriye  ise Osman Üçdirhem’in annesidir.

(2) Bahattin Erdem’in ifadesine göre Hacı Süleyman ve oğlu Kasım Fatih Medresesinde eğitim görmüşlerdir. Keşfi Camii imamlığı babadan oğula geçmiştir.

(3) Bu bilgileri Ayşe Erdem verdi. Ancak Bahattin Erdem Babasının ortaokul için Sivas’a değil Tokat’a gönderildiğini ve orada Dede Süleyman’ın manevi kızı Ayşe (Ehenoğullarından) isimli bir yakınlarının yanında kaldığını söyledi. Hatta annesi Nazmiye Hanımla Halası Saliha Yeşilova’nın da böyle dediklerini ifade etti. ‘Askerî bir savcı ile evli olan hala’ ise Süleyman Erdem’in Hamide Teyzesi’nin kızı Fatma Ünoğlu’dur.

(4) Bahattin Erdem bu konuda şunları söyledi: “Hacı Osman Üçdirhem Sait Hoca’nın tinkânesini kiralamış, babam da bu tinkânede Mehmet Üçdirhem’le beraber çalışmış, hamallık yapmıştır. Buradaki çalıştığı süre ise 3-4 aydır”

(5) İlk dükkânı köşe başında –şimdi manav olan yerde- daha sonra da şimdiki Salih Özden’in bürosunun bulunduğu yerdedir.

(6) Çevre halkı bu dizel motorların gece-gündüz ‘pat pat’ seslerinden rahatsız olurlar ve atölyeyi şikâyet ederler.

(7) Marka olarak ilkönce, Çanakçı, Ayvas gibi çeşitli isimler üzerinde durulur. Sonra ‘Kale’  ismi uygun görülür. Ancak başka bir kuruluş ta mamüllerinde  ‘Kale’ ismini kullandığı için problem çıkar. Ama sonunda problem halledilerek “Niksar Kale”  ismi kullanılmaya başlanır

 (8) Zannederim 1952 yılı yaz mevsimi idi. Babamın ağabeyime aldığı alman malı bir bisiklet vardı. Ağabeyim bisikleti bana vermiyordu. Bir gün bisikleti kaçırıp “Âpınar” a gittim. (Reşadiye yolu üzerinde çok kireçli suyu olan bir kaynak vardı. Kaynağın etrafı -sudaki kireçten olacak -beyazlandığı için oraya ‘akpınar’ denilirdi. Biz ise ‘Âpınar’ derdik) yolda bisikletin lastiği patladı. Ne yapacağımı bilemeden üzüntü içerisinde bisiklet elimde eve dönerken Bengiler’de imalathanenin önünde oturan Süleyman Ağabey gördü. Beni yanına çağırdı ve bisikletin lastiğini tamir etti. Bunu hiç unutmam. Süleyman Ağabey sayesinde ağabeyimden fırça –belki de dayak- yemekten kurtulmuştum. (Hâmi Karslı)

(9) Babam Kadir Karslı, uzun süre Niksar Halkevinin Başkanlığını yapmış ve “Gösteri Kolu” yürütücülüğünü üstlenmişti. Aile albümündeki resimlerin büyük çoğunluğu bu döneme ait resimler oluşturur. Her yıl en az iki oyun sahneleyen Niksar Halkevi, bünyesinde hemen hemen o dönemin tüm Niksarlı gençlerini toplamıştır.  Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1932 yılında yazdığı üç perdelik manzum piyes de Niksar Halkevi tarafından sahnelenmiştir. Rahmetli Babam ilerlemiş yaşında bile bu piyesten ezberlediği çeşitli replikleri söylerdi. (Hâmi Karslı)

(10) (İkinci)Hacı Süleyman Erdem beş çocuk babasıdır. Bunlar sırasıyla Ayşe (1942) (Müteveffa Fevzi Erdem’le evli), Tacettin (1944)(Nükhet Tanoba ile evli), Bahattin (1946) (Nebahat Tuğsel’le evli), Jale (1951) (Mehmet Bayrakçıoğlu ile evli),  Muhittin (1956) (Gürsel Ünsal ile evli)

(11) Kale Lastik Fabrikası’ndan sonra Niksar’da  bu dalda açılan işyerleri şunlardır:1957 yılında Yayla Lastik Fabrikası (Ahmet Kaynar, Kaya&İsmet Özden, Hacı Gülcü); 1959’da (Yayla Lastik fabrikası kapanınca) Ömür Lastik Fabrikası (Kaya Özden & İsmet Özden);  1960-1961’de Güvenal Lastik Fabrikası (İsmet Şöhretoğlu,Sıtkı Şöhretoğlu,Zeki Ateşoğlu, Nabi Özek);  1961-1962’de Eski Yayla Fabrikası  Dumanlı Lastik Fabrikası  olarak( Hüseyin Gülcü bilahare  Mehmet Gelbal)

Bu arada 1961-1962 yıllarında Tokat’ta 2 Zile’de de bir fabrika kurulmuştur.

1971’deYeni Kale Lastik Fabrikası ( Fevzi Erdem & Tacettin Erdem & Bahattin Erdem & Fevzi Tepebaşı), Ufuk Lastik ve Plastik Fabrikası (Rasim Erdemir ve oğulları) ve Korkmaz Kardeşler’e ait  Korkmaz Lastik Fabrikası

A N A Y A S A

             Yeni anayasa için düğmeye basıldı. Şu anda AKP ve TBMM’de bulunan tüm muhalefet partilerinin, yeni bir anayasa yapılması konusunda hemfikir olduklarını basına yansıyan sözlerinden biliyoruz.

Ancak birçok ünlü hukukçu ise bu meclisin yeni bir anayasa yapmaya hakkı olmadığını söyleyerek, “12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleriyle oluşan TBMM’nin, halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’na dayanarak oluştuğunu dolayısıyla tüm çalışmalarını bu anayasaya uygun ve onun sınırları içerisinde yapmakla yükümlü olduklarını, ancak mevcut anayasanın 175. maddesinin sınırları içerisinde kalmak koşuluyla sadece ‘anayasa değişiklikleri’ yapabileceklerini” ifade etmektedirler.

Yine bu konuda görüş bildiren büyük bir kesim “Yeni anayasalar, mevcut ve yürürlükteki bir anayasaya göre seçilmiş milletvekillerinden oluşan ‘kurulu iktidarlar’ tarafından değil, ‘aslî veya talî kurucu iktidarlar’ tarafından yapılır”(1) demektedirler.

Anayasa, devlet ideolojisinin belgesidir.

T.C. Anayasası’nın ilk üç maddesi bunu belirtir. Dördüncü madde ise, ilk üç maddenin yani devletimizin temel ideolojisinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini söyler.
Devamını Oku »