TUZ KOKARSA!

   Bilinen sözdür: Kendisinden beklenen görevi yapmayan, yetkisini kötüye kullanan insanlar için,

“Et kokarsatuzlarsın ya tuz kokarsa!” denir.

            Uzunca bir süredir ülkemizde olup bitenler karşısında insanlar bu sözü söylüyorlar.

Et neden kokar? Üzerinde oluşan bakteriler yüzünden!

Tuz, bakteri üreyen ortamı yok ettiği için kullanılır.

Peki, ya tuz kokarsa?

Devamını Oku »

CEMALETTİN AYKIN

Image

 CEMALETTİN AYKIN

 

İnsan, çok sevdiği bir yakınını kaybedince neler hisseder?

Bunu sözcüklerle anlatmak çok zordur.

Yaşasaydı, bugün 40 yaşında olacak olan büyük oğlumu kaybettiğimde ölmek istemiştim.

Babamı kaybettiğimde ise büyük bir “boşluk duygusu” yaşamıştım.

Günlerce, gökyüzüne fırlatılmış bir uydudan evrenin derinliklerine düşmüş, basacak yeri, tutunacak dalı kalmayan bir insan gibi dolaşıp durmuştum.

O’nun yüzü, davranışları, sesi, özellikle gülüşü, bir mermere nakşolunmuş kabartma bir tablo gibi gözlerimin önünden hiç kaybolmamıştı.

Aynı duyguyu ilkokul öğretmenim Ferit Günal’ı kaybedince de yaşamıştım.

Nazım Hikmet ölümü şöyle anlatır:

 

“Paydos” diyecek bir gün bize tabiat anamız,

“Gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”

Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

Görmeyen, konuşmayan düşünmeyen hayat…

  Devamını Oku »

HASAN FERİT GÜNAL

F.Günal & H. Karslı

İnsan babasını kaybedince neler hisseder?

Ben, babam öldüğünde büyük bir “boşluk duygusu” yaşamıştım. Günlerce, gökyüzüne fırlatılmış bir uydudan evrenin derinliklerine düşmüş, basacak yeri, tutunacak dalı kalmayan bir insan gibi dolaşıp durmuştum… O’nun yüzü, davranışları, sesi, özellikle gülüşü, bir mermere nakşolunmuş kabartma bir tablo gibi, gözlerimin önünden hiç kaybolmamıştı.

20 Eylül 1998 pazar günü, -yani bundan 11 yıl önce- dostlarımla buluşacak, eylülün hüznüne inat, şiir, müzik biraz da politika dolu bir gün geçirecek, iki tek atarak bir öğle rakısında Mehmet Kemal’i anacaktık.

Sabahın ilk telefonu çaldığında, coşkuyla kaldırdığım almacı (ahizeyi) uzun süre yerine koyamadım. Sezai Tahmisçioğlu: “Hami Ağabey, eniştemi kaybettik” diyordu.

Benim öğretmenim, ikinci babam ölmüştü. Bir dostu beklerken, bir büyük, bir “kadim dostu” yitirmiştim.

 

F.Günal & K.Karslı

*

     Bir ozan, ölümü şöyle anlatır:

“Paydos” diyecek bir gün bize tabiat anamız,

“Gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”

Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

Görmeyen, konuşmayan düşünmeyen hayat…

 

Ferit Bey bahçesinde

Ben, Koca Şair’in aksine, yeryüzünde iken üretken bir yaşam sürenlerin, yeryüzünden ayrıldıktan sonra da “gördüklerine, konuştuklarına, düşündüklerine” inanırım.

Gölgesinde oturduğumuz ağaç, bize, kendisini yetiştiren insan adına bir şeyler söylemez mi? Dinlediğimiz müzik “bestekârı” adına konuşmaz mı? Okuduğumuz bir kitap, yazarı adına bizi düşündürmez mi?

Hasan Ferit Günal benim ilkokul öğretmenimdi.

Ferit Bey Gaziahmet İ.O.

Ne gariptir ki, yüksek öğrenimim de dahil, tüm öğrenim gördüğüm süreçte, hiç unutmadığım yıl 1949 yılıdır.

O yıl ilkokul ikinci sınıftaydım ve öğretmenim –yaşamı boyunca hep güzel şeyler üreten- Hasan Ferit Günal’dı.

Şu anda, ince uzun parmaklarıyla tuttuğu kemanından dökülen o güzelim klasik okul şarkılarını tekrar duyar gibiyim.

“Gölgeler ne hoş, büküle büküle iniyor karşı yamaca bu akşam,

Ben de şu kumral ince kâküle, ruhumla böyle süzülüp karışsam, gölgeler gibi büküle büküle…

Bahçelerde son güller dökülüyor, ömrümüz gibi bahar da geçici.

Sevgilim, şimdi ne hazin gülüyor, o koyu yeşil gözlerinin içi…

Yeşil bir mehtap ruha dökülüyor.”

 

Ferit Bey Hami Karslı’yla

Evet, benim değerli öğretmenim, Sevgili Ferit Bey Amcam, “bahçelerde son güllerin döküldüğü” bir günde, “ömrün bahar gibi geçici” olduğunu kanıtlarcasına, “koyu yeşil gözleri hazin hazin gülen”  sevgili eşi Sıdıka’nın yanına gitti.

Eylülün yaz günlerinden ödünç aldığı sıcak bir pazar sabahı, O’nun yatak odasında, bir battaniyeye uzatılmış, çenesi bağlı, cansız, çelimsiz vücuduna son defa bakarken, sanki büyük oğlu Eser’le bana: “Haydi çocuklar, anneniz Sıdıka’nın o çok sevdiği Refik Fersan’ın “acemkürdi” şarkısını söyleyelim” diyor ve kemanını çenesine dayayıp bir taraftan da mırıldanıyordu: “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız / Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız / Gel çıt bile yok, korkma, benim bahçede yalnız / Ölgün ışıyor, varsa henüz bir iki yıldız”

*

O, bütün derslerini, bir müzik dersi güzelliği içinde işler, bize yaşamı, güzelliği, üretken bir insan olmanın onurunu ve erdemini öğretirdi.

Andre Maurois, “Yaşama Sanatı” adlı yapıtında “Yaşlılık artık geç kalındığı, oyunun oynanmış ve sahnenin başka bir kuşağa geçmiş olduğu duygusudur. Yaşlılıkta asıl dert, insanın gücünü yitirmesi değil, kendisini koyvermesidir” der.

Ferit Günal, seksen yaşını geçtiği yıllarda bile, gençlerle “musiki dernekleri” kuran, sahneye çıkan, konserler veren; sağlıklı yaşam koşularına katılan; ulusal bayram törenlerini hiç kaçırmayan, yaşamla bağını hiç koparmayan bir insandı.

Bir Cumhurbaşkanının ayağında şortla askeri birlik teftiş ettiği ülkemizde, O seksendokuz yaşında bile günlük tıraşını ihmal etmeyen, kolalı gömleğini, kravatını takmadan insan içine çıkmayan bir dinazordu.

Öğretmen arkadaşı Halis Özden’in oğlu Yekta Güngör Özden, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken kendisini ziyarete geldiğinde, onu kapıda karşılamış ve arabasına kadar giderek yolcu etmişti. O gerçek büyüklüğü insanları sevme ve onlara saygı göstermede bulurdu.

Ferit Bey Üsküdar’da

*

Hasan Ferit’in babası Halil Hulûsi Efendi, 2. Abdülhamit’in koyu bir baskı rejimi kurduğu yıllarda filizlenen “İttihat ve Terakki” cemiyetinin çevresinde toplanan Harputlu muhalif aydınlardandı. Beşinci çocuğu Ferit, Kanun-u Esasi’nin yeniden yürürlüğe konduğu 1908’den bir yıl sonra doğmuştu. Memlekette bayram havası vardı. Hasan Ferit Meclis’in tekrar kapatıldığı 1918 yılına kadar -9 yıl-  anayasalı ve parlamentolu bir dönemde geçirdi çocukluğunu.

Babası avukattı. En büyük iki ablası ölmüşlerdi. Büyük ağabeyi Turhan, öğretmen, bestekâr, müzisyendi. İstanbul’a nakletmiş, Erenköy’de bahçeli bir ev almıştı. Daha sonraları soyadı kanunu çıktığında –Haziran 1934’te-  “Tansel” soyadını almış, Mediha isimli bir kızla evlenmişti. Suadiye’de, yapımı için arsasını bağışladığı bir okula onların adı verilmişti. Turhan Mediha Tansel İlkokulu şimdi duruyor mu, bilmiyorum.

Küçük ağabeyi Zeki, uzun bir süre Amerika’da kalmış, ticaretle uğraşmış, İstanbul’a dönerek o da Erenköy’de bir köşk almıştı.

Kendisinden bir küçük kardeşi Niyazi öğretmen okulunda iken hastalanıp ölmüş, en küçük kardeşi Vahdettin ise öğretmen okulunu bitirerek, çok uzun bir süre Tokat’ta öğretmenlik yapmıştı.

Halil Hulûsi Efendi, oğlunu ziraatçı yaparak yanında alıkoymak istiyordu. Bu nedenle  parasız yatılı (leyli – meccani) olarak, Ziraat Vekâleti Çorum Mıntıkası Ziraat Mektebi’ne verdi.

Gölgeler ne hoş

15 Temmuz 1928’de en iyi derece (aliyy-ül âlâ) ile bu okulu bitiren Hasan Ferit bir ziraatçı olarak memleketine dönmek istemiyordu.

Ülkede hızla gerçekleştirilen devrimler, O’nu çok etkilemişti.

1927’de Gazi Mustafa Kemal, 2. defa Cumhurbaşkanlığına seçilmiş, 1928’de, din kurallarının hükmünü yürütme (Ahkâm-ı Şer’iye’nin Tenfizi) Anayasa’dan çıkarılmış, Millet Mektepleri açılmış, Türk harfleri kabul edilmiş, Atatürk, Sarayburnu’nda yazı devrimini başlatmıştı.

Ferit, bu devrimlerin bir neferi olmak istiyordu. Hemen aynı ay, “Sivas Muallim Mektebi”nde fark derslerini vererek öğretmenliğe başladı.

Yozgat’ın Sorgun İlçesi’nin Yenikışla Köyü’ne atandı, hemen arkasından Niksar’a gönderildi. Tarih 1 Eylül 1928’di.

19 Yaşındaki bu genç, yetenekli muallim, Niksar’ı yurt edinmeyi kafasına koymuştu. “İbiski” köyünde başladığı öğretmenliğe “Ladik” te devam etti. Sonra Niksar merkeze geldi.

1935 yılında, oturduğu kira evinin bulunduğu mahallede, kendisiyle aynı yaşta olan; evlendikten sonra kocası öldüğü için bir çocuğu ile dul kalan çok güzel, çok zeki ve kişilikli bir kadına aşık oldu. Araya birçok insan koymasına karşın, bu güzel genç dulun büyükleri, “Muallime kız mı verilir?” diyerek Hasan Ferit’i reddettiler. Çok duygusal bir yapıya sahip olan genç muallim bu olaya çok üzüldü. (Sonradan o güzel ve zeki dul, aile içerisinde, kendisinden dört yaş küçük bir tüccarla evlendirildi. Çok mutlu bir yaşamdan sonra 1982’de öldü.)

*

Sıdıka & Ferit Evlilik Hatırası

Niksar’da en uzun süre belediye başkanlığı yapmış olan (1923-1935 ve 1941-1946 yılları arası tam 17 yıl) Tahmisçioğlu Hakkı Efendi, çok sevilen, sayılan ve Niksar’ın yapılanmasına imza atmış birisiydi. Niksar Müftüsü olan kardeşi Sait Hoca da, çağdaş düşünceli, bağnazlığa karşı olan birisiydi. Bu ikili, adeta, Niksar’da 1923 devriminin simgesi gibiydiler. Her ikisi de bu muallimi seviyorlardı. Hakkı Efendi’nin 4. karısı Adviye’den (Hanım Yenge’den) olma dört çocuğunun en büyüğü olan Sıdıka 21 yaşına girmiş, mevcut olanaklarla iyi bir öğrenim görmüş, serpilmiş, gelinlik çağına gelmişti. O dönem Niksar’da ortaokul olmadığı için, Amasya’da ev tutarak kızını orada okutan Hakkı Efendi, tanımadığı insanların kızına talip olmasından rahatsızlık duyuyordu. Kızı ile beraber Amasya’ya gönderdiği karısını ve Sıdıka’yı oradan alarak, Üsküdar’da çok iyi bir biçki, dikiş-nakış ustasının yanına göndermiş ayrıca kızını Moda Kız Sanat Enstitüsü’nde okutmuştu. Sıdıka modern giyim-kuşam sanatında usta bir terzi olmuştu.

Hasan Ferit 1939 yılında Sıdıka’yı isteyince, aile meclisi toplandı ve bu isteği reddetmeyip, genç muallime kızlarını verdiler.

Bu evlilikten 1941 yılında Halil Eser doğdu. Aynı yıl, maarif memuru olarak gittiği Reşadiye’de ise 1943 yılında Temel, 1947 yılında da Mehmet Tibet isimli oğulları oldu.

*

H.F.Günal’ askerde

Tibet’in doğumundan sonra döndüğü Niksar’da, Hasan Ferit kendine bir ev edinmek istiyordu. Balkan Harbi’nde ziraatla uğraşan kayınpederi Hakkı Efendi, devlete verdiği mahsulâtın parasını alamamış ancak, ancak bir Rum doktorun devlete ipotekli olan Derebağ’daki konağını ihale ile almak suretiyle, parasını tahsil edebilmişti. Bu ev boş duruyordu. Damadına, sembolik bir fiyatla –ayda 100 lira taksitle, 2500 liraya- bu bahçeli konağı sattı.

Hasan Ferit, resmi uğraşının dışındaki tüm zamanını bu evde, güzel eşi ve çocuklarıyla geçiriyor, konağın bahçesini renk renk çiçekler ve ağaçlarla süslüyor, adeta bir botanik bahçesi haline getiriyordu. Ayrıca arıcılık yapıyor, çevresine bu konuda rehberlikte bulunuyordu. Niksar’a dışardan gelen birçok konuk bu bahçede ağırlanıyordu.

Oğulları Eser, Temel ve Tibet’in tüm arkadaşları zamanlarının büyük bir kısmını bu bahçede oynayarak, okuyarak, müzikle uğraşarak geçiriyorlardı.

Derebağ’daki Rum doktorun konağı, Niksar’daki 1940’lı kuşak için adeta ikinci bir okul haline gelmişti. O yıllarda, eskiden elektrik üretmek için yaptırılan, Derebağ’daki büyük havuz, aynı zamanda Niksar gençliğinin yüzme havuzu olarak ta kullanılıyordu. Yaz günleri bu havuza gidenler, ilk önce Ferit Bey’in evinde soluklanıyorlar (dinleniyorlar), Sıdıka Hanım’ın, büyük tencerelerde pişirdiği yemekleri yiyorlar, tel dolabının üstünde bulunan kavurma, kıyma tekerleklerinden ekmek arası yaparak havuza da götürüyorlardı.

Sıdıka Hanım, giyim-kuşamı, davranışlarıyla Niksarlı kadınları etkiliyor, onlara çağdaş Türk kadını olmaları yönünde önderlik ediyordu.

Türk Kadınlar Birliği Niksar Şubesi’ni açmış, bir ara bağımsız belediye başkan adayı olmuştu. Hasan Ferit, bu çok becerikli, sosyal kadınla duyduğu gururu gizlemiyordu. Niksar’daki her sosyal etkinlikte, ya onların imzası ya da büyük katkıları vardı.

F.Günal kemanıyla

*

Hasan Ferit Günal, eşinin kanser olduğunu öğrendiği gün yıkıldı, birdenbire yaşlanıverdi. Yurt içi ve yurt dışı tedaviler sonuç vermedi. O amansız hastalık hükmünü icra etti ve 7 Nisan 1976 günü Sıdıka Günal yaşama veda etti.

Ferit Bey Niksar İlköğretim Müdürlüğü’nden emekli olalı 5 yıl olmuştu. O ana kadar, 67 yaşın yorgunluğunu hiç göstermeyen Ferit Bey’in yaşamında yeni bir sayfa açıldı. Hızla çöküyor, eski üretkenliğini yitiriyordu. Bazı öğrencileri O’nu tekrar evlendirmek istediler. Oğulları ve diğer yakınları da bu görüşü paylaştılar. Asıl trajedi ondan sonra başladı.

İkinci eşi olan Yozgatlı Münevver Hanım, Sıdıka Hanım’ın taban tabana zıddı bir yapıdaydı. Bencil, ihtiraslı, kaba ve feleğin çemberinden geçmiş bu kadın, bir gün evde ne varsa –kapı zilinden, yılların manasal değer taşıyan anı eşyalarına varıncaya dek- hepsini toplayıp gitti. Boşandılar.

Ferit Bey, üst katları yıkılmış Rum doktor’un eski konağında büyük oğlu Eser’le beraber yaşamaya başladı. Diğer iki oğlu –iktisat tahsil eden Temel’le kimya öğrenimi gören Tibet-  işleri gereği İstanbul’daydılar.

Ferit Bey’in yüzünde ironik bir gülümseme vardı. Yine müzikle uğraşıyor, çiçeklerine bakıyor, dostlarını, öğrencilerini ağırlıyordu. Ama eski hayatiyetini yitirmişti. Ölmeden bir hafta önce Eser’le beraber beni ziyarete gelmiş, beraberce eski okul şarkıları ve Sıdıka Hanım’ın çok sevdiği bazı alaturka şarkılar çalmış, söylemiştik. Bacaklarına örttüğüm battaniyeyi, giderken düzgün bir şekilde katlamış, o her zamanki içten nezaketi, kibarlığıyla “Teşekkür ederim Hamiciğim” demişti.

Niksar Belediyesi, bir kadirşinaslık örneği olarak evinin yanındaki sokağa “Ferit Günal Sokağı” adını vermişti. Bu O’nu çok duygulandırmıştı.

O gün ki Niksar Kaymakamı da O’nun aziz naşını Türk Bayrağı’na sardırarak, törenle kaldırttı. Doğrulup ta kendisi için gözyaşı dökenleri ve yapılanları görseydi, eminim yine mutlu olurdu.

O hep Türkiye Cumhuriyeti yanlısı oldu. Atatürk Devrimleri’nden hiç ödün vermedi. Niksar’da Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurduğumuzda üye olan ilk insanlardan biri, o zaman 86 yaşında olan Hasan Ferit Günal’dı.

Bir gün, eski bir taş plaktan dökülen fokstrot nağmelerini duyunca dayanamamış, ilerlemiş yaşına rağmen, o dört tempolu, çok oynak dansın figürlerini göstermişti.

Ferit Bey Amcam, 15 dakikalık bir konuşma süresine sığmayacak kadar çok anı bırakarak aramızdan ayrıldı.

Ruhu sevinçli olsun, ışıklar içinde yatsın.

Sıdıka Hanım ve yakınları

 

(Ferit Günal’ı anmak için 22 Eylül 2009 günü yapılan toplantıda Hami Karslı’nın yaptığı konuşmadan)

 

SİVİL İTAATSİZLİK

 Tokat Haber Gazetesi’nde aralıksız olarak 53 haftadır yazıyorum. Dün bu 53 yazıya şöyle bir göz attım. Bir cümleyi üç ayrı yazıda aynı şekilde kullanmışım:

“Sözün bittiği yerdeyiz!”

Söz diye, duygularımızı veya düşüncelerimizi anlattığımız sözcük dizisine diyoruz

Bir yerde söz biterse, artık duygu ve düşüncelerimizi anlatmak için başka bir yol ararız.

O zaman duygu ve düşünceler, söz yerine bir eylemle anlatılır.

Tanzimat Edebiyatı’nın büyük şairi Ziya Paşa: “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/ Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” (Nasihat ile uslanmayanı azarlamalı, azarlamayla uslanmayanı da dövmeli) diyor.

Tabii ben artık uygar bir toplumda kaba kuvveti savunmuyorum.

*

 

Sivil İtaatsizlik, yasaların ya da hükümet politikalarının değiştirilmesini amaçlayan, kamuoyu önünde açıkça yapılan, şiddete dayanmayan, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, ancak yasal olmayan politik bir eylemdir.

Bireysel bir tutum şeklinde olabileceği gibi, zamanla toplumsal bir karakter de gösterebilir.

Amerikalı yazar Henry David Thoreau’nun 1849 yılında yazdığı “Sivil İtaatsizlik” adlı makale bu kavramın çıkış noktasıdır.

Aslında Thoreau, o dönemde Meksika Savaşı yüzünden her yetişkin vatandaştan alınan ‘kelle vergisi’ ni haksız bularak ödemeyi reddettiği için tutuklanıyor. Thoreau’ya göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi. Yakınlarının kendisi yerine vergiyi ödeyip onu tutukevinden çıkarmak istemelerini de kabul etmiyor. Yani yapılan haksızlığı tutuklu kalmakla gösteriyor.

*

 Hindistan bağımsızlık hareketinin lideri Mahatma Gandhi, Amerika’da zencilere karşı gösterilen ayırımcılığa baş kaldıran Rosa Parks, Martin Luther King, Fransa’da işçilerin örgütlenmesine yazılarıyla büyük katkı sağlayan Paul Lafergue’nin farklı siyasi bakış açılarıyla dile getirdikleri ‘Sivil İtaatsizlik’ ya da ‘Pasif Direniş’  hukuk devleti düşüncesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir”

Yunan aydınlanmasının düşünürlerinden ve insanlık tarihinin en saygın kişilerinden biri olan Sokrates, her şeyi akıl süzgecinden geçirmeyi önerir.

Sivil İtaatsizlik, bir bakıma siyasi erkin akıl dışı aldığı kararlara karşı çıkmanın bir yoludur.

Toplumsal katılımın büyük ölçüde sağlanması halinde etkili olan ve devlet otoritesini sarsarak, siyasi iktidarın yasallığını tartışır hale getiren bu eylem biçimine dünyanın her yerinde zaman zaman başvurulmaktadır.

Sivil İtaatsizlik; yıkıcı, bozuk bir sistemle işbirliğini kabul etmeme, ahlakî ve vicdanî olmayan şeylere itaat etmeme demektir.

İstenilen sonuç alınamasa bile geçtiğimiz yıllarda yapılan “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi, özünde büyük yanlışlıklar barındıran BDP’nin “okulları boykot çağrısı”, Bergama köylülerinin siyanürle altın üretimine karşı verdiği mücadele aslında sivil itaatsizlik örnekleridir.

Siyasi iktidara bir karşı koyma eylemi olan Sivil İtaatsizlik, mücadelenin verildiği coğrafyadaki toplumsal doku ve inançlarla ve zamanın koşullarıyla ilgili olarak gelişir ve sonuçlanır.

Sivil itaatsizlik bir bakıma, körü körüne otoriteye biat eden ümmet yerine özgür birey oluşumunu gösterme hareketidir.

Konfüçyüs “Bir devlet aklın ilkeleri ile yönetiliyorsa, yoksullukla sefalet utanç vericidir; yok, bir devlet aklın ilkeleri ile yönetilmiyorsa, zenginlik, zevk ve eğlence düşkünlüğü utanç vericidir” der.

Günümüzde, siyasi iktidara yandaş olanların nasıl varsıl hale geldiklerinin binlerce örneğini görüyoruz.

Bir yazar “Varlıklı kişi, kendini varlıklı kılan kuruma satılmış olur. Böyle durumlarda para çoğaldıkça erdem azalır” diyor.

Bir tarafta yoksulluk ve sefalet yüzünden vücutlarını satan kadınların, diğer yanda milyarlık lüks otomobillere binen görgüsüz, yeni zengin yandaşların olduğu bir düzende elbette, otoriteye karşı itaatsizlik olacaktır.

*

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti, emperyalizme karşı ulusça verilen devrimci bir savaşın sonunda kuruldu.

Bugün bu devletin temel ilkeleri bir bir çiğnenmekte ve karşı devrim 1923 devriminin temeline dinamit koymaktadır.

1995 yılı mayısında Sivas’ta yapılan bir sempozyumda “cumhuriyetçilik” ilkesinin değişmesini “laiklik” ilkesinin yerini İslamcı bir yapıya devretmesini isteyen Ömer Dinçer ismindeki zat bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli (?) Eğitim Bakanı’dır.

Öğrenciler için umre seferleri düzenlenen, okullara Arapça dersleri konan, ilköğretim öğrencilerinin camilerde namaz kılması için kampanyalar başlatılan, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin ulusal eğitimimizden çıkarıldığı, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan bildirilere imza atan İskilipli Atıflar için anıt mezarların yapıldığı, Şeyhüslam Mustafa Sabrilerin övüldüğü, Atatürk’ün katliamcı ilan edildiği, dini bayramların dışındaki tüm bayramların kaldırılmaya çalışıldığı bir dönem yaşıyoruz.

Tekrar ve tekrar söylüyor, yazıyorum:

ABD ve AB emperyalizmi ve onun satılmış yerli uşakları resmen, açıkça Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı savaş açmışlardır.

 Bu ülkenin erdemli ve onurlu yurttaşlarının artık birbirleriyle uğraşmalarının yerine; birbirlerine T. Roosevelet’in:“Birbirimizi vurmadan ateş edebileceğimiz çok hedefler var” sözünü söylemeleri gerekir.

 Artık herkes bilmeli ki, meydanlara çıkmanın; kutlamaların yasaklandığı stadyumları hınca hınç doldurarak “Bizler Atatürk’ün kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, O’nun ilke ve devrimlerinin yılmaz bekçileriyiz. Silivri Toplama Kamplarını, Hasdalları genişletip hepimizi tutuklasanız da alçakça emellerinize kavuşamayacak, 1923 devrimiyle elde edilen kazanımlarımızı yok edemeyeceksiniz” diye haykırmanın zamanı gelmiş ve hatta geçmek üzeredir!

ATATÜRK DEVRİMLERİNİ SAVUNMAK!

Saflar artık keskin sınırlarıyla ayrılmaya başladı.

Bir yanda, Lozan’ı, 1923 Devrimini ve bu devrimin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ü savunanlar, diğer yanda ise bugüne kadar Lozan’ı tanımayan emperyalizm ve onun Mustafa Kemal Atatürk düşmanı olan yerli uşakları…

Aydın etiketlilerin korkaklığı, dağınıklığı, nemelazımcılığı yüzünden ilkönceleri yavaş yavaş, sinsi sinsi atılan adımlar, ele geçirilen Laik Cumhuriyet’in stratejik noktaları, kadrolaşma, derken artık açıktan açığa saldırılar…

Evet, ABD ve AB emperyalizminin uşaklığını yapan, onursuz, kimliksiz ve kişiliksiz soysuzlar artık pervasızca, ağızlarındaki salyaları akıtarak saldırıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa Mahkemesi tarafından, 1’e karşı 10 oyla irticaî faaliyetlerin odağı olduğu tespit ve tescil edilen AKP tarafından yönetiliyor…

Atatürk’ü, onun kurduğu Cumhuriyeti, devrimlerini savunan AKP karşıtı aydınlar Silivri’de Hasdal’da tutsaklar…

İrticanın suç olmaktan çıkarılması bir yana, irtica ile mücadele etmek suç sayılıyor…

Artık ülkemizde sözün bittiği yerdeyiz!
Devamını Oku »