F A Ş İ Z M

 

İnsan yaşamının bazı anlarında tek bir sözcüğe takılır kalır.

            Örneğin işleri durmadan ters giden insan “yine kör talih!”  der.

            Ben oldukça uzun bir süredir “faşizm” sözcüğüne taktım.

            Eşimle, dost ve arkadaşlarımla konuşmalarımda söz, dönüp dolaşıp hep “emperyalizm”ve “faşizm” konularına geliyor.

            Bütün dillerde kimi sözcükler zamanla gerçek anlamlarının dışında da kullanılırlar. Bunun birçok örneği vardır. Fransızcadan dilimize giren; yurda, baba ocağına veya geçmişteki yaşama özlem anlamına gelen “nostalji” sözcüğünün, günümüzde sadece “eskiye ait” anlamında kullanılması gibi…
Devamını Oku »

DİNCİ EĞİTİM

 Bu gazetede daha önce yazdığım yazılarda “dinci” ile “dindar” arasındaki farkı belirterek, gerçek dindarlara saygı duyduğumu, dincilerin ise, kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen üçkâğıtçılar olduğunu anlatmıştım. Lütfen bu yazıyı okuyanlar bu farkı hep göz önünde bulundursunlar.

AKP Hükümeti son dönemde Kanun Hükmünde Kararnamelerle Türkiye Cumhuriyeti için temel taşı sayılabilecek pek çok şeyi değiştirdi.

Özellikle 651,652 ve 653 sayılı KHK’ larla dinci eğitimin yaygınlaştırılmasının önü açıldı.

2004 yılında çıkarılan bir yasa ile kamu kurum ve kuruluşlarının, belediyelerin, özel idarelerin, kamu bankalarının yüksek öğrenim öğrencilerini burs, kredi adı altında ödeme yapmaları yasaklanmış ve bu iş sadece Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu’na verilmişti.
Devamını Oku »

AH ŞU ÜNİVERSİTELER OLMASA…

Bazıları tarafından Osmanlının son dönemlerindeki Maarif Nazırlarından Emrullah Efendi’ye, bazılarınca da Sultan Abdülhamit’in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa’ya ait olduğu söylenen “Mektepler olmasa, şu maarifi ne güzel idare ederdim” sözü, büyük olasılıkla şaka olarak söylenmişti.

Daha çok Haşim Paşa’ya ait olduğunu zannettiğim bu sözün, dini eğitim yapan medreselerin yerini mekteplerin almasından bunalan bir kafanın da söylemesi büyük bir olasılıktır.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Üniversitesi’nin akademik açılış töreni için okula gelen Başbakan Recep Tayip Erdoğan, YÖK Başkanı, İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü zannederim, içlerinden “Ah şu üniversiteler olmasa…” diye bir düşünce geçirmişlerdir.
Devamını Oku »

ÖZEL YETKİLİ (GÖREVLİ) MAHKEMELER

 

9 Eylül 1985 günü Ankara Gazi Lisesi’nde öğretmendim. Emekliliğime üç ay kalmıştı. Eğitimle ilgili bir derginin Ankara temsilciliğini de yapıyordum. O gün derginin bürosunda otururken kapı açıldı. İçeriye sakalları hafifçe uzamış, yakaları açık, yaşları otuz civarında 6-7 kişi girdi. Polis olduklarını, bir konuda ifademin alınması için beni emniyete götüreceklerini söylediler.

            Polislerin bir kısmı büroda ve büronun arkasındaki konutumda arama yaparlarken iki polis koluma girerek beni kapıda duran sivil plakalı bir otomobile götürüp, arka koltukta iki polisin ortasına oturttular. Arabayı kullanan polisin yanında da başka bir polis oturuyordu. Araba hareket eder etmez yanımdaki polisler başıma bastırarak koltuk arasına sıkıştırdılar ve aynı anda da gözlerimi kalın, siyah pis bir bez parçasıyla kapadılar. Epeyce gittikten sonra arabadan indirdiler. Gözüm bağlı olarak o iki polisin arasında yürüyüp bir takım merdivenlerden çıktık, indik. Nihayet küçük bir odada gözümü açtılar.

            Daha sonraları Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün garajının altında bulunan ve kısa adı DAL olan,Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı denilen yerde olduğumu öğrendim.

            18 gün beton zeminli küçücük bir hücrede ve çok çeşitli işkencelere uğradıktan sonra,  Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) götürüldüm.

            Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde 4 ay tutukla kalıp DGM’de yargılandıktan sonra suçsuzluğum anlaşılarak serbest kaldım. (Doğal olarak haksız tutuklandığım için DGM’yi Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mahkemeye vererek 300 bin lira tazminat almayı da ihmal etmedim)

***

 

 DGM kavramı hukukumuzda ilk olarak 1970′li yıllarda gündeme gelmişti. 1961 Anayasası’nın 136. maddesine 1699 sayılı Kanunla DGM’lerin kurulacağı yönünde hükümler eklenmiş, bu çerçevede 11.07.1973 tarihinde yürürlüğe giren 1773 sayılı Kanunla da DGM’ler kurulmuştu.

            Ancak bu serüven uzun soluklu olmamış, Anayasa Mahkemesi 06.05.1975 tarihinde vermiş olduğu 35/126 sayılı kararı ile 1773 sayılı Kanun’un tamamını usule ilişkin sebeplerle iptal etmişti. Bu iptal üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yeni bir kanun teklifi hazırlanmışsa da, teklif kanunlaştırılamamış ve DGM’ler tekrar kurulmamıştı.

            1983 yılında, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak üzere” Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Malatya ve Van il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik mahkemeleri tekrar kurulmuş, 2004’te de kaldırılmıştı.

 

***

            12 Eylül faşizminin ürünü olan, Türk ve dünya kamuoyundan büyük ölçüde olumsuz tepkiler alan DGM’ler, Avrupa Birliği’nin uyum yasaları çerçevesinde kapatılır kapatılmaz AKP Hükümeti isim değiştirerek DGM’lerin aynısını Özel Yetkili Mahkemeler adıyla açtı.

            İşçi Partisi Genel Sekreteri, iktisatçı, yazar Mehmet Bedri Gültekin, Özel Yetkili (görevli) Mahkemelerle DGM’ler arasında fark olduğunu belirterek şunları söylüyor:

            1. DGM’lerde gizli tanık uygulaması yoktu. Ama ÖGM’lerde kim olduğunu bilmediğin, hiçbir şekilde yüzünü göremeyeceğin ve mahkemede dinlerken gerekirse sesi de değiştirilen “gizli tanıklar” ÖGM’lerin en büyük “suç kanıtları”. Çok çeşitli vaat ve teşviklerle elde edilen gizli tanığın yalanlarına karşı sanığın kendini savunma olanağı yok.

            2.  Şahsen ben imzasız ihbar mektubunun güvenilir delil kabul ederek DGM’de açılmış tek dava hatırlamıyorum. ÖGM’lerde ise açılmış olan hemen hemen bütün davalarda en büyük suç delili imzasız ihbar mektupları. Artık mektup devri geride kaldığı için imzasız
e-postalar ÖGM’nin bir kişiyi tutuklaması ve hakkında dava açması için yeterli oluyor.

            3.   Bırakın DGM’leri, sıkıyönetim mahkemeleri de dahil olmak üzere son yüzyılın hiçbir mahkemesinde, avukatın imzaladığı bir belgenin, “dosya üzerinde gizlilik kararı var” gerekçesiyle avukata verilmemesi gibi bir hukuk faciası yaşanmadı. Ama ÖGM’ler davalar için bir yandan “gizlilik kararı” alıyor, avukata ve sanığa suçlandığı dava ile ilgili hiçbir şey vermiyor; öte yandan dosya ile ilgili bütün bilgiler ertesi gün yandaş basında en ince ayrıntısına kadar yer alıyor.

            4.   DGM’lerde ve Sıkıyönetim Mahkemelerinde soruşturma tamamlanıp, deliller toplandıktan sonra dava açılıyordu ve artık soruşturma bitmiş oluyor, yargılama başlıyordu. ÖGM’lerde ise soruşturmaların ucu açık. Bir yanda mahkeme sürerken, öte yanda mahkemede yargılanan sanıklarla ilgili soruşturmaya savcılık ve emniyetçe devam ediliyor. Böylece sürmekte olan davalar, toplum üzerinde bir terör ve yıldırma aracı olarak kullanılıyor.

            5.   Hiçbir DGM hâkimi veya savcısı; verdiği kararlardan dolayı, zamanın iktidarının takibine uğramadı, tehdit edilmedi, görevinden alınmadı, daha alt görevlere sürülmedi. ÖGM’lerde ise AKP iktidarının hoşuna gitmeyen kararlara imza atılan Hâkim ve Savcılar izlendiler, dinlendiler, haklarında soruşturmalar açıldı. Başka yerlere sürüldü.

            6.   Hukukun az çok uygulandığı ülkelerde hâkim ve savcılar, verdikleri kararlardan sorumludurlar. Hiçbir sorumluluğu olmadan sanıklar ile ilgili olarak keyfi kararlar veremezler. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi kurulların bir görevi de, hâkim ve
savcıların keyfi, hukuk dışı kararlarına karşı müeyyide uygulamaktır. DGM’lerde görev yapan hakim ve savcılar bu sorumluluktan muaf değillerdir. ÖGM’lerde ise, Yargıtay’ın Mehmet Haberal’ın tutuklanması konusunda karar veren hakimleri para cezasına çarptırmasından sonra, AKP iktidarı bir düzenleme yaptı. Ve artık ÖGM hakimleri verdikleri kararlardan dolayı hiçbir sorumlulukları olmayacak. AKP iktidarı, ÖGM hakim ve savcılarına “benim muhaliflerimi tutuklayın, hapse atın, içerde tutun, cezalandırın. Hukuki olması şart değil. Korkmayın arkanızda ben varım. Bu işlemlerinizden dolayı hiçbir takibata uğramayacaksınız” diyor.”

            Avukat Turgut Kazan ise bu mahkemelerle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapıyor:

            “….  özel yetkili mahkemeler bakanlık teklifiyle kurulur. Atama taslaklarını bakanlık hazırlar ve siyasal iktidarın ezmek istediği insanları yargılarlar. Dolayısıyla demokrasi ve hukuk devleti için, kişi güvenliği ve korkusuz yaşama hakkı için, önce özel yetkili mahkemelerin kaldırılması gerekir. Türkiye’de kim ki demokrasiye inanıyorsa, kim ki birazcık hukuk devletine saygısı varsa, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması için mücadele vermelidir…”

            Bu tespitlere katılmamak mümkün mü?

***

         Adalet Bakanlığı’nın WEB sitesinde verilen bilgilere göre 2011 yılına girerken Türkiye’deki cezaevlerinde 34248 tutuklu, 21330 hükmen tutuklu, 65236 hükümlü olmak üzere toplam 120814 insan yatmaktadır. Yine verilen rakamlara göre 2005’ten 2010’a kadar toplam tutuklu ve hükümlü sayısında %100’ün üzerinde, 2010 daki hükümlü ve tutuklu sayısında ise 1999’daki rakama göre %75’in üzerinde bir artış olduğunu görüyoruz.

            Yargıtay Başkanı Nazım Kaynak, tutuklu sayısındaki bu fazlalığın, davaların makul sürelerde bitirilmemesinden meydana geldiğini söylemektedir.

            Çağdaş Hukukçular Derneği’nin sitesinde yazdığı bir makalede Avukat Münip Ermiş:

“… Adı üstünde “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”nin yurttaşın ve yurttaşın hakları ile işi olmaz. Onların bir tek görevi vardır. “Devletin bekası “dır. Devletin bekasının söz konusu olduğu yerde de kişi güvenliği ve özgürlüğünün lafı dahi geçmez. DGM’lerin veya adını değiştirildiği şekilde ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELERİN olduğu bir memlekette ise mahkemelerin “bağımsız ve tarafsız “ olduğu masalına kimse inanmamalıdır. Çünkü liberal doktrinde mahkemelerin bağımsız ve tarafsızlığı sadece hakimlerin atama, disiplin ve özlük işleri ile ilgili bir konu değildir. Mahkemelerin bağımsız ve tarafsızlığı asıl devlet organları ve devlet gücüyle olan mesafesidir. Arzulanan bu mesafenin mümkün olduğu kadar uzak olmasıdır. Adalet için değil devleti korumak için özel mahkemeler kuruyorsan, artık burada zaten amacın adalet sağlamak olamaz. Bunun içindir ki bu mahkemeler siyasi iktidarların elinde her zaman için silaha dönüşecektir. Devlet iktidarını kim temsil ediyorsa, bu mahkemeler o iktidarın yanında saf tutmak zorundadır. Çünkü onun için vardır”  diyor.          48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, açılış ve onur ödülleri töreninde,ayakta alkışlanan konuşmasında Rutkay Aziz “… Benim ülkemde tanık olduğum, hukukun üstünlüğünün yittiği, adaletsiz bir kalkınma girişiminin hızla yol aldığı, parasız eğitim pankartı açan öğrenci arkadaşımın 16 ay hapis yatması…” şeklinde adeta çığlık atıyor.  

            Umarım ve dilerim, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş sözde aydınlar, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler bu çığlığı duyarlar!

DİL BAYRAMI

 

 26 Eylül 1932, güzel Türkçemizin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması

ve dilimizle ilgili bilimsel çalışmaların yapılması amacıyla oluşturulan 1. Türk Dil

Kurultayı’nın toplanma tarihidir. 79 yıldır DİL BAYRAMI olarak kutladığımız bu gün

nedeniyle geçtiğimiz hafta içerisinde yurdumuzun çeşitli yerlerinde etkinlikler yapıldı.

 Aslında geçen hafta yayınlamayı düşündüğüm aşağıdaki yazıyı, Atatürk karşıtı Milli Eğitim Bakanı’nın adeta darbe niteliğindeki bir eylemini eleştirmeyi daha önemli gördüğüm için yayınlayamamıştım.

 Bir hafta gecikmeyle tüm Tokat Haber okuyucularının “Dil Bayramı” nı kutluyorum.
Devamını Oku »