HAİNLERE SAYGINLIK…

Ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada olağanüstü günler yaşıyoruz.

Kendisini, dünyanın efendisi gibi gören ve çıkarları uğruna Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve kapısında yalvar yakar olduğumuz Avrupa Birliği (AB) emperyalizmiyle bunların yerli uşakları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Atatürk İlke ve Devrimleri’yle elde edilmiş tüm kazanımları bir bir yok ediyorlar.

Emperyalizm, önündeki tek engelin,  -74 yıl önce maddi varlığını kaybettiğimiz- Atatürk olduğunu çok iyi biliyor.

 Bu nedenle iki koldan saldırıyor.

Bir taraftan Atatürk’ü itibarsız kılmaya öte yandan da hainliği tescil edilmiş Türklük düşmanlarına iadeyi itibar sağlamaya çalışıyor.

 Ulusal basında hemen hemen her gün, Türk, Türklük kavramlarını yok etmeye, Atatürk İlke ve Devrimleri’ni ortadan kaldırmaya yönelik onlarca haber okuyoruz.

Resmi dairelerden Atatürk resimlerinin kaldırılmak istenmesi, ilköğretim okullarında söyletilen ‘Andımız’ ın, ‘Gençliğe Hitabe’ nin, ulusal bayramların, tu kaka sayılması bunun tipik örnekleri…

Türkiye Cumhuriyeti, yedi düvele karşı ulusal bir kurtuluş savaşıyla kurulurken buna söz ve eylemleriyle açıkça karşı çıkan ve hainlikleri herkesçe malum ve müseccel olan bazı isimlere ise – adeta Laik Cumhuriyet’e meydan okur gibi- saygınlık kazandırılmaya çalışılıyor.

Bugün size biri hemşerimiz, diğeri de komşu sayılabilecek bir ilimizden olan iki hainden söz edeceğim.

Devamını Oku »

İT’ E ‘AT’ GİBİ DAVRANMAK…

‘İt’ ya da zoolojideki (hayvanbilim) adıyla ‘köpek’, boy ve biçim bakımından pek çok cinsleri olan, çok iyi koku alan, kendi sığası (kapasitesi) içerisinde eğitilebilen, bekçilik, avcılık gibi işler için ya da süs hayvanı olarak beslenen, insana bağlı, evcil, memeli bir hayvandır.

Köpek sözcüğü zoolojinin dışında mecaz anlamıyla da çokça kullanılır.

Aşağılık, kötü niyetlerle yaltaklanan, ya da davranışları aşağılık, kötü olan kimse için sövgü sözü olarak algılanır.

Köpek gibi (köpeğe yakışacak biçimde); köpek soyu (aşağılık, soysuz kimse anlamında); köpek sahibini ısırmaz (kişi ne denli kötü, aşağılık olursa olsun, kendini benimseyip koruyana kötülük etmez anlamında); köpek yese kudurur (çok ağır, onur kırıcı sözler için); köpeğe atsan yemez (çok kötü yiyecekler için)  deyişleri sadece bizim dilimizde değil, birçok başka ulusun dilinde de kullanılır.

Köpekler, hav hav diye kesik kesik ses çıkarırlar, ürürler.
Devamını Oku »

KORKU İMPARATORLUĞU

  “İmparatorluk” bir imparator tarafından yönetilen ülke demektir.

İmparator ise, o ülkedeki yaşayan ulusun –veya ulusların- en egemen kişisidir.

Tarih, ülkesindeki insanları korkutan, bütün erkleri elinde bulunduran birçok imparator görmüştür.

Çok net bilgiler olmasa bile, Hıristiyanlara karşı zalimliği ve Roma yanarken lir çalmasıyla ünlenen Neron bunlardan biridir. Ve her zalim imparator gibi Neron’un da sonu kötü olmuş ve 68 yaşında intihar etmiştir.

Sözlükler, korku sözcüğünün anlamını “gerçek bir tehlikenin, ya da bir tehlike olasılığının uyandırdığı kaygı duygusu” diye tanımlıyorlar.

Yani yazımızın başlığı olan “Korku İmparatorluğu” ndan söz edebilmemiz için, yasama, yürütme ve yargı erklerini elinde bulunduran tek bir adamın, kendisine karşı olanlara yaşattığı bir kaygı duygusunun olması gerekir.

*

Bugün, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda, zorunlu eğitimi, ‘kademeli olarak’ 12 yıla çıkaran ve kesintisiz eğitim uygulamasına son veren kanun teklifi hakkında bir yazı yazacaktım.

Konuyla ilgili olarak bir arkadaşımla telefonda konuşurken; Cumhuriyet Devrimi’yle elde edilen kazanımların nasıl hızla yok edildiğini; Milli Eğitim Bakanı olan zatın, Atatürk İlkeleri’ni eğitimden nasıl çıkarıp attığını; BOP Eşbaşkanı Başbakan’ın “dindar ve kindar” bir gençlik yetiştirme düşüncesinden bahsediyordum ki, arkadaşım sözümü keserek: “Yahu, sen telefonların dinlenildiğini bilmiyor musun, kendinle beraber beni de mi Silivri’ye göndereceksin?” dedi.

Arkadaşım gerçekten korkuyordu. Yani kendisini “gerçek bir tehlikenin, ya da tehlike olasılığının uyandırdığı bir kaygı duygusunun” içinde hissediyordu.

Bu nedenle “kesintisiz eğitim” konusunu başka bir yazıya erteleyerek, adeta yaygın bir hastalık haline gelen “korku” konusunu ele almaya karar verdim.

İstanbul’dan gelen bir yakınım anlatmıştı. Bir gün, adeta bir koruma ordusuyla gezen Başbakan Erdoğan’ın konvoyuyla karşılaşmış. Yanıp sönen ışıklarıyla kocaman cipler ve içindeki kara gözlüklü korumalar, polis arabaları onu öylesine ürkütmüş ki, hemen kendini bir duvar dibine atmış.

Bir Genel Kurmay Başkanı’nın, kuvvet komutanlarının, generallerin, amirallerin, üniversite rektörlerinin, profesörlerin, gazetecilerin, öğrencilerin tutuklanıp içeriye atıldıkları;  inandırıcı olmaktan çok uzak iddialarla suçlandıkları, özel mahkemelerde uzayan yargılamalarla aylarca, yıllarca mahpus damlarında tutuldukları; yandaş olanları korumak için özel yasalar çıkartılan bir ülkede, emekli bir öğretmen arkadaşımın telefonda eleştirel bir konuşma dinlemekten bile korkmasını aslında normal karşılamak gerekir.

*

 Alman kökenli bir filozof olan Hannah Arendt, “Korku, hayatta kalabilmenin vazgeçilmez bir unsurudur” der. Korkunun insani bir duygu olduğu söylenirse de, ben hayvanların da korktuğunu yakından biliyorum.

Tıp adamları korkuyu, “irade ve mantıkla kontrol altına alınamayan, insanın içini daraltan bir yakın tehdit hissi” olarak tanımlıyorlar.

Korku, eğer kendimize ve çevremizdeki insanlara “sağduyulu ve itinalı olma yetisi” kazandırıyorsa bu sağlıklı bir korkudur. Bunun dışında kalan “şiddetli korkular” veya “korkusuzluk hali” ise patolojik bir durumdur.

Sağlıklı ve mutlu yaşama hakkımıza yönelik her tehdit, korkuya çevrilir.

W. Shakespeare “korkmak” konusunda şöyle diyor:

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için…

*

 İnsanlar, sadece kendilerine ve yakınlarına yönelik kişisel tepkilerden korkmazlar.  Ülkeleri ve ulusları için tehdit olarak gördükleri uygulamalar, davranışlar ve sözlerden de korkarlar.

Örneğin, ulusal bir kurtuluş savaşıyla kurulmuş, bağımsızlığını elde etmiş, Atatürk İlke ve Devrimleri’yle yücelmiş bir ülkenin yurtsever bireyleri, ülke ve uluslarına yönelik her türlü tehdit karşısında önlem almak anlamında, korkmalıdır.

Bir ülkede, ülkenin kuruluş felsefesi, emperyalizm ve onun yerli uşakları tarafından değiştiriliyor; ülkeyi kuran kahramanlar kötüleniyor, hainler yüceltiliyor;

hukuk ayaklar altına alınıyor; onbinlerce insan gelecek kaygısı taşıyor ve ülke “bizden olanlar dışarıda kalıp varsıl olsunlar, bizden olmayanlar da içerde kalıp sürünsünler” mantığıyla yönetiliyorsa, o ülkede “korku imparatorluğu” kuran faşist bir yönetim var demektir.

 Son günlerde, dilimde hep Namık Kemal’in, bundan 136 yıl önce söylediği ünlü “Hürriyet Kasidesi” var.

Özellikle, okul sıralarında ezberlediğim bu kasidenin son beytini tekrar edip duruyorum:

Kilâb-i zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar
Uyan ey yâreli şîr-i jiyân bu hâb-ı gafletten!

 

Namık Kemal, bugünün Türkçesiyle, “Ey yaralı, kızgın aslan, senin gezdiğin nazlı kırlar, zulüm köpeklerine kaldı. Artık bu aymazlık uykusundan uyan!” diyor.

Unutulmamalı ki, “korkutanlar” en çok korkanlardır ve en büyük zaferler, işbirlikçi hainler karşısında korkmadan, dik duranlar tarafından kazanılır.

QUO VADİS YCHP?

             Quo vadisTürkçe‘ye “Nereye gidiyorsun?” olarak çevrilebilecek Latince bir cümle.

Aynı soru cümlesi İngilizce “Where are you going?”  şeklinde söylenir.

Ben bu sözü ilk önce,  1955 yılında Tokat’ta bir açık hava sinemasında, aynı adı taşıyan bir filmde duymuş sonra da filme konu olan Henryk Sienkiewicz’in o ünlü romanını okumuştum. Kitapta, İmparator Neron’un zulmünden kaçan Havari Peter, yolda İsa peygamberle karşılaşır. Ona “Quo Vadis?” der. O da “Roma’ya yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum. Çünkü sen, benim kurtaracağım insanları bırakıp kaçıyorsun” yanıtını verir.
Devamını Oku »

“EYLEME GEÇEN CEHALET”

             Başlıktaki sözü Goethe’nin “Eyleme geçen cehalet kadar tehlikeli bir şey yoktur” cümlesinden aldım.

Hem Nobel hem de Oscar ödüllü İrlandalı oyun yazarı Bernard Shaw da, “ Hareket halindeki cehaletten daha korkunç hiçbir güç yoktur” der.

Arapça bir ad olan “cehalet” sözcüğünün Türkçe karşılığı, “bilmezlik, bilgisizlik, bilisizlik” tir.

Kuşkusuz ki, bir insan her şeyi bilemez.

En önemli bilgi, insanın “bilmediğini bilmesi” dir.

Bu aynı zamanda o insanı “erdemli” kılan bilgidir.

Sokrates, “Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir” der.

“Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü de Sokrates’e aittir.

Bilmediğini bilen, bilgi edinmek için çaba harcar.

Ya, her şeyi bildiğini zanneden, bilmediğini bilmeyen insana ne demeli?

Bunun yanıtını ise: “Kör cehalet çirkefleştirir insanları!” diyerek Mevlana veriyor.
Devamını Oku »