ANILAR İÇİNDE NİKSAR

Bu köşede, anı yazılarının bir döneme ışık tutması açısından ne kadar önemli olduğunu belirten birçok yazı yazdım.

Bir kentin, bir ülkenin tarihi, coğrafyası, özellikle sosyal yaşamı hakkında bizi bilgilendiren, belli bir süreçte olup bitenlerin, ne gibi yeni olgulara yol açtığını en çok bu konularda yazılan anı kitaplarından öğreniyoruz.

Bu tür yazılar tarihi ve toplumsal determinizmin (belirlenircilik) nasıl oluştuğu konusunda -bizi bilgilendirme açısından- önem taşır

“Anılar İçinde Niksar”(*) Prof. Dr. Turgut Özeke’nin yazdığı üçüncü anı kitabı!

Daha önce “Bir Kurum Bir Yaşam” adlı meslek anılarının bir kısmını anlattığı kitapta Bursa Uludağ Üniversitesi ile ilgili bilgiler edinmiştik.

Babasının yaşamını ve yaşadığı çağı anlatan “Bir Askerin Romanı” adlı kitabı otobiyografi, anı karışımı bir kitaptı.

Anı yazılarıyla, otobiyografi genellikle birbirine karıştırılır.

Otobiyografide yazar öncelikle kendini konu edinir.

Anı yazılarında ise, kendi yaşantısından kesitler verirken, dışsal olaylar da anlatılır.

Eğer yazar kendi yaşamöyküsünü anlatırken, dışsal olaylara eğilmemişse, o süreçte olup biten olayları irdelememişse o yazılar “anı” sayılmaz.

“Bir Askerin Romanı”, kitaba verdiği ön ad da belirtildiği gibi yirminci yüzyılın başında doğanların öyküsüydü.

Benden üç yaş büyük olması ve çocukluğumuzun aynı mahallede geçmesi nedeniyle kendimi bildim bileli ona ‘ağabey’ diye hitabederim (seslenirim).

Turgut Ağabey, çok çalışan, çok araştıran bir insan!

Hani, “Mekteb-i Tıbbiye’den her şey yetişir, arada sırada doktor da…” şeklinde bir söz vardır.

Bu söz, tıp öğrenimi yapanların çok zeki, çok yetenekli olduklarını belirtmek için söylenmiştir. Çünkü, doktorluğun yanında, resim, müzik, tiyatro, sinema, edebiyat v.s gibi sanat dallarıyla uğraşan ismi sayılamayacak kadar çok insan vardır. Bu insanlar iyi bir doktor olma yanlarıyla beraber diğer özellikleriyle de anılırlar.

Örneğin, ABD’li tıp doktoru Frank H. Netter, “Tıbbın Mikelanjı” olarak anılır.

Kimse Cüneyt Arkın’a doktor demez, o Türk sinemacılığındaki yeriyle tanınır.

Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazılarıyla ve yazdığı kitaplarla tanınan, ünlenen Erdal Atabek, psikosomatik hastalıklar ve iç hastalıkları uzmanı bir doktordur.

Örnekler çoğaltılabilir.

2005 yılında emekli olan Prof. Dr. Turgut Özeke, aslında pediatrik gastroenteroloji ve beslenme dalında uzman bir doktor!

 

Bugün, Niksar’da doğmuş, çocukluğu ve ilk gençliğinin bir kısmı Niksar’da geçmiş, ancak yaşamlarını -işleri nedeniyle- başka kentlerde sürdüren birçok kişi Niksar’a pek gelmez. Bir ölüm, düğün vs. gibi nedenlerle arada sırada memleketlerine gelirler.

Ancak Turgut Özeke, tipik bir Niksar sevdalısıdır.

Niksar’da içinde doğduğu evi –anne, babası yaşamlarını yitirmesine karşın- satmamış, onarmış ve saklamıştır. Ayrıca Niksar’ın Çamiçi Yaylası’na bir ev yaptırmış ve yılın belli bir kısmını bu evde dostları, akrabalarıyla geçirmeyi yeğlemiştir.

O iyi bir gözlemcidir. Yaşadığı 75 yılın tanıklığını nesnel (objektif) bir şekilde yapabilecek güçlü bir belleğe sahiptir.

“Anılar İçinde Niksar” kitabında, 1939 ve sonrasındaki depremler, 2. Dünya savaşı yılları, Niksar Ortaokulunun yapılış öyküsü, o yıllardaki eğitim, bayramlar, sosyal yaşam, sağlık sorunları, ticaret ve sanat, tarım, Niksar’ın çeşmeleri, su kanalları, kahvehaneleri v.s. otobiyografik bilgiler ve anılar harmanlanarak tatlı bir dille anlatılmıştır.

 

İlk örneğini eski Yunan sanatçı Ksenophon’un “Anabasis” adlı yapıtıyla gördüğümüz anı kitapları gerek Batı yazınında gerekse Türk yazınında önemli bir yer tutar.

18. yy. da J.J. Rousseau’nun “İtirafları”, 19. yy. da Victor Hugo’nun “Gördüklerim” adlı yapıtları bu türün önemli örnekleridir.

Bizde, 7. yy. da yazılmış Göktürk Yazıtlarından günümüze kadar yüzlerce anı kitabı yazılmıştır.

 

Artık yaşları ilerlemiş, eli kalem tutan Niksarlı aydınların da anılarını yazmaları Niksar tarihine ışık tutacaktır.

Yekta Güngör Özden Ağabey, anılarıyla ilgili notlar tuttuğunu ve bunların 4 klasörü (kalın karton dosya) doldurduğunu bir konuşmamızda kendisi söylemişti.

Yüksel Altuner Ağabey bir dönem Yeşil Niksar gazetesinde, anı türünün çok güzel örneklerini veren yazılar yazmıştı.

Bunların kitaplaştırılarak, kitaplığımızda yer almalarını bekliyoruz.

 

 

(*“Anılar İçinde Niksar” Yazan: Prof. Dr. Turgut Özeke, Özdilek Basın Yayın –Tokat , Mayıs 2012, karton kaplı, orta boy, 204 sayfa, Fiyat belirtilmemiş.

 

 

 

(Sayın Suay Karaman’ın ülkemizdeki terörle ilgili olarak yazdığı ve 13 Ağustos 2012 tarihinde İlk Kurşun gazetesinde yayımlanan yazısının önemli olduğunu düşünüyorum. H.K.)

TERÖR ÜZERİNE

Ülkemizde son günlerde hemen hemen her gün bir terör olayı yaşanmaktadır. Öldürme, yaralama, insan kaçırma, yol kesme, bombalama ve yakma gibi olayların gerçekleşmesi, olağan bir durum olarak algılanmaya başlanmıştır.

23 Temmuz 2012 tarihinden beri Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde PKK terör örgütüyle çatışmalar sürmektedir.

PKK terör örgütü dış ilişkiler sözcüsü Ahmet Deniz çatışmalar hakkında şunları söylemişti: “Birkaç gün içinde ilçelerde kaymakamlık, askeri birimler, emniyet birimleri ve kamu kuruluşlarını ele geçirip bazı ilçelerde yönetime el koyacağız!”

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında şehit sayısı sadece 10’du ve terör durma noktasına gelmişti. AKP’nin on yıllık iktidarında ise şehit sayısı 1170’dir ve terör hızla artmaktadır. Bu sürekli artan korkunç şehit sayısı, iktidarın uyguladığı yanlış politikaların sonucudur.

Yıllardır yanlış yönetilen ülkemiz, tarihinde ilk kez terör karşısında sıkıntılı bir duruma düşürülmüştür. Ne olduğu belli olmayan “Amerikan Projesi” açılım, Habur’da kurulan çadır mahkemesi, PKK terör örgütü ile görüşme ve “sıfır sorun” denilen yanlış dış politikalar sonucunda terör tırmandırılmıştır.

 

Terör o kadar tırmandırılmıştır ki, Şemdinli ile etrafındaki geniş arazide neler olup bittiğini bilmiyoruz ve bu bölgeye Ekim ayına kadar giriş yasaklanmıştır. Terör o kadar azdırılmıştır ki, PKK terör örgütü bir milletvekilini kaçırmıştır. Kaçırılan milletvekili savunduğu fikirlerle terör örgütüne yakın biridir, bu yönüyle olayın ardında farklı boyutların olma olasılığı çok yüksektir. TBMM’nin manevi şahsiyetine yönelik bu girişim sonucunda, terör örgütüyle barış dilinde konuşmak isteyenlerin, Oslo’da görüşme yapanların, PKK terör örgütünün başı için “dört parti uzlaşırsa, ev hapsi uygulanabilir; uzlaşılan her konunun başımızın üstünde yeri var” diyenlerin söyleyecek sözlerinin olmaması gerekir.

 

Başbakan’ın; “terörle mücadelede alınan mesafe fevkalade olumlu” söyleminde, olumlu olan bir şey gözükmemektedir. Milli Savunma Bakanı’nın; “terörle mücadele çok iyi gidiyor” söyleminde ise, iyi gidenin ne olduğu belli değildir. Her gün bir terör olayının meydana geldiği, şehit ve yaralının olduğu bir ülkede, terörle mücadelenin olumu olduğunu, iyi gittiğini söylemek, aymazlıktır.

 

AKP iktidarı on yılda 7.730 cami yapıldığını gururla söylemektedir. Ancak terörle mücadele edilen bölgelerdeki yaklaşık 400 sınır karakolunun camlarının kurşun geçirmeyen, duvarlarının havan ve roket saldırılarına dayanıklı olarak yapılması işine gereken önem verilmemiştir. Sınır karakollarının hedef alındığı saldırılar üzerine beş yıl önce başlatılan karakol yenileme projesinde ilerleme sağlanamamıştır. Terör saldırılarına dayanıklı sınır karakollarının yaklaşık üçte biri inşaat halinde, yarısı da ihale aşamasındadır. Geçen yıllardan bugüne dek yapılan 94 karakol baskınında 332 şehit verildiği düşünüldüğünde, Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ), Samsun’da sele teslim olan konutlar yerine, ivedilikle sınır bölgelerinde terör saldırılarına dayanıklı kalekol yapması gerekmektedir. Bu terörle mücadele için ön koşuldur.

 

5 Ağustos 2012 tarihinde Hakkari’deki Geçimli Jandarma Karakolu’na yapılan baskında 8 şehit, 20 yaralı verdik. Bu baskın üzerine yandaş medya şu yorumu yaptı: “Mehmetçiği, Suriye’nin verdiği silahlarla vurdular.” Emperyalizmin maşası olarak, Suriye’de hükümet darbesi yapmak isteyenlerin, bunu tüm dünyaya ilan edenlerin, bu yüzden Rusya, Çin ve İran ile karşı karşıya gelenlerin medyasının, bu sızlanmayı yapması komiktir, gülünçtür ve saçmadır.

 

Bu baskında beline şarapnel gelerek gazi olan onbaşıyı, Ankara’dan Bursa’daki evine otobüsle gönderen Jandarma Genel Komutanlığı için yazacak bir sözcük bulmak olanaksızdır. Libya, Mısır, Tunus, Yemen, Somali gibi ülkelerden yaralı muhalifleri özel uçaklarla Türkiye’ye getirtenlerin, bu durum karşısında utanmaları gerekir.

 

Terörle mücadele eden ya da etmiş olan generalleri, subayları sahte belgelerle hapise yollayanların, artan terör olaylarındaki sorumluluğu büyüktür.

Hapiste bulunan 40 generalin emekli edilmesi üzerine New York Times Gazetesi; “Hükümet orduyu evcilleştirmenin son adımını attı.” yorumunu yapmıştır. BDP Hakkari milletvekili Adil Kurt, ölen bir PKK terör örgütü üyesinin evine yaptığı ziyarette devlete meydan okuyarak, şunları söyledi; “Türkiye’de bir iç savaşın ayak sesleri bu coğrafyadan duyulmaya başlandı. Ey başbakan 28 yıldır Kürdistan dağlarında süren bu savaş, eğer aklını başına almazsan Kürdistan sokaklarına, Türkiye’nin metropollerine taşınmak üzeredir. Bunu bir tek tanımı vardır, bu bir iç savaştır.”

 

Büyük işgal projesinin eş başkanı olmakla övünenler, deliğe süpürülmekten korkanlar, yurtseverlere karşı zulüm yaparken, PKK terör örgütüne ve yandaşlarına ses çıkaramamaktadırlar.

Emperyalizm ile yerli işbirlikçileri, ülkemizi bölmek ve yeni Sevr haritasını dayatmak için tüm güçleriyle çalışmaktadır. Ancak yurtsever ve Atatürk’çü güçler, dün olduğu gibi, bugün de emperyalizme geçit vermeyeceklerdir. Terörden beslenenlerin, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin bu topraklardan Mustafa Kemal Atatürk’ün geçtiğini anımsamalarının zamanı gelmiştir.

(Suay Karaman, İlk Kurşun Gazetesi, 13 Ağustos 2012)

Bir Cevap Yazın