Eyl
15
2016

HASAN BASRİ ALP (33 yaşında yaşamını yitiren Niksarlı yiğit bir şair)

 

(Doğ. 1912 – Ölüm. 22 Ocak 1945, Sansaryanhan)

 

1940’lı yılların sonlarında ilkokul öğrencisiydim. Yaz tatillerinde, ya kente 4 – 5 km. uzaklıktaki üzüm bağımıza gider orada vakit geçirir ya da çarşı içerisindeki manifatura mağazamızda oyalanırdım. Mağazamızın bulunduğu yerin arka, üst kısmında küçük bir barakada bir öğretmen hanım otururdu. Hiç benim öğretmenim olmamıştı. Ama, yüzündeki belli belirsiz bir tebessümle gizlemeye çalıştığı bakışlarındaki hüzün, davranışlarındaki sıcaklık beni kendine çekerdi. İki kızı bir oğlu vardı. Hep kısa pantolon giyen ince, uzun yapılı oğlu Murat benden bir kaç yaş küçüktü.

 

Öğretmen Şükriye Alp’in evinin önü çimenlikti. Havanın iyi olduğu tatil günlerinde, onun öğrencisi olsun – olmasın biz çocuklar oraya gider, yerlere serilen kilimlerin üzerinde Şükriye Öğretmenin bizlere ikram ettiği yiyecek ve içeceklerle beraber elimize tutuşturduğu kitapları okurduk. Küçük kentimizde, biz çocuklara böyle yaklaşan başka bir öğretmen yoktu.

 

Şükriye Öğretmen, 27 Ocak 1945 günü, dönemin Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şubesi’nce kullanılan Sansaryanhan’da iki gün iki gece işkence yapılarak öldürülen ve pencereden atılarak, intihar etti görünümü verildiği söylenen Sosyalist Şair Hasan Basri Alp’in eşiydi.

 

2002 yılı başlarında kaybettiğimiz Şükriye Öğretmen, 1960’lı, 1970’li yıllarda benim Sevgili Şükriye Hanım Teyzem olmuş, aramızda ana-oğul ilişkisi gibi bir ilişki kurulmuştu.

Devamını oku »

May
20
2016

ADAMIN BİRİ VE DİĞERLERİ…

 

Adamın hırsız, düzmeci (sahtekâr) olduğu, bazı kişilere yasa dışı kolaylık sağlayarak karşılığında para aldığı (rüşvet) herkes tarafından biliniyor. Bu konuda yakınlarıyla yaptığı telefon konuşmaları kayıt altına alınmış, bu kayıtların doğruluğu da bilimsel olarak saptanmış.

Adamın yalancı olduğu herkes tarafından biliniyor. Bugün söylediğini yarın yadsıyor. Bu konuda yaptığı konuşmalar da görüntülü olarak kayıt altına alınmış. Bu kayıtlar sanal âlemde dolaşıp duruyor.

Adam , “dostum” dediği, sevdiğini söylediği kişilere bu konuda bir bağlılık vefa) duymuyor. Dostlarını, sevdiklerini bir çırpıda düşman olarak görebiliyor. Bu konudaki eylemleri saymakla bitmeyecek kadar çok.

Adamın kendini çok büyük görme hastalığı (megalomani) var. Bunu sözleri, davranışlarıyla her yerde, her durumda belli ediyor. Güç sahasının dışına çıktığında onun bu davranışlarına gülüyorlar. Davranışları fıkralara konu oluyor.

Adamın tutkularının sınırı yok! Yukarı, hep yukarı tırmanmak istiyor. Tırmanırken bastığı tüm dalları kırıyor. Bu nedenle de bir adım aşağı inmekten korkuyor. Çünkü, tırmandığı o yükseklikten birden düşeceğini biliyor.

Devamını oku »

May
4
2016

KİME İNANACAKSINIZ?

 

Bize –öğretmen okullarını bitirenlere- okuldan ayrılmadan önce, “Armağan” adlı bir kitapla Atatürk’ün büyük “Söylev” ini (Nutuk) verirlerdi.

Ben, bu iki kitabı da 1960 yılının kış aylarında, görev yaptığım Milas’ın Alatepe Köyü’nde okumuştum.

Bu iki kitap da, o günlerden beri, kitaplığımda “başvuru” kitapları arasında durur.

Armağan adlı kitapta, bir öğretmeni duygu ve düşünce açısından besleyen, yol gösteren yazılar vardır.

Söylev ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi koşullarda ve nasıl kurulduğunu öğrenmek isteyenlerin ana başvuru kitabıdır.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde Kut-ül Amare adlı programda yaptığı konuşmada:

“Maalesef biz resmi tarihimizi yıllarca tam da İngilizlerin istediği gibi düzenledik. Birinci Dünya Savaşı’nın her cephesinde, başta İngilizler olmak üzere düşmanlarımızın öfkeyle, dostlarımızın ümitle ama tüm dünyanın şaşkınlıkla takip ettiği bir mücadele ortaya koyduk. Ateşkes anlaşması imzalandığında Osmanlı ordusu tüm cephelerde savaşmaya devam ediyordu. Yani ortada çökmüş, bitmiş, teslim olmuş bir ordu, bir devlet yoktu. Bizim bu dönemde başımızı yakan, klasik sorunumuz olan cephede kazanıp masada kaybetme işidir, yani diplomasi eksikliğidir.

            Milletimizin, medeniyetimizin binlerce yıllık tarihini neredeyse 1919 yılından başlatan bir tarih anlayışını reddediyorum. Her kim ki zaferleriyle ve yenilgileriyle son 200 yılımızı, hatta son 600 yılımızı soyutlayıp eski Türk tarihinden Cumhuriyete atlıyorsa biliniz ki o kişi milletimizin de devletimizin de hasmıdırdemiş.

Bu konuşmayı, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Milli Selamet Partisi’nin Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildiği 1976 yılından bugüne değin son 40 yılda yaptığı konuşmalarla beraber okuduğumuzda, Cumhurbaşkanı’nın ne demek istediğini, neyi özlediğini son derece açık –ve net- görebiliyoruz:

“İslam dininin kurum ve kurallarıyla yaşayacak yeni bir Osmanlı Devleti!..”

***

Atatürk ise: Büyük Söylevi’nin en başında:

“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta (Birinci Dünya Savaşında) yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir “Ateşkes Anlaşması” (mütarekename) imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

            Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…sözleriyle başlar Büyük Söylevine…

Ve, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında, 36,5 saat süren bu Söylev’de yalnız geçmiş bir dönemin öyküsü anlatılmaz.

Osmanlı Devleti’ni yok eden düşünüş, yöneticilerinin çürümüşlüğü, ihanetleri ve ulusal egemenliğin nasıl kurulduğu, nasıl korunacağını da anlatılır.

Bu anlatılanların hiçbiri Recep Tayyip Erdoğan’ın ve ekibinin söylemleriyle örtüşmeyen anlatımlardır.

 

Anneler, babalar, öğretmenler lütfen Söylev’i yeniden okuyunuz.

            Çocuklarınıza, öğrencilerinize yeniden okutturunuz.

            Sonra, kime inanacağınıza karar veriniz.

            Unutmayın, bu karar, sizin, çocuklarınızın, tüm Ulusumuzun ve Ülkemizin geleceğini belirleyen bir karar olacaktır!

 

Nis
28
2016

ATATÜRKSÜZ TÜRK TARİHİ

 

Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun 2016 – 2017 ders yılından başlamak üzere, ortaöğretimde okutulacak “Tarih Dersi Öğretim Programı” taslak olarak yayımlandı.

Karşıdevrim, önümüzdeki eğitim-öğretim yılından başlayarak, ortaöğretimde, içinde Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimleri olmayan bir tarih dersi izlencesi sürdürmeyi düşünüyor.

            Bunu yapabilirler mi?

Şimdiye dek yaptıklarına bakılırsa, yapabilirler.

Yaptıklarını uzun süre sürdürebilirler mi?

            Kesinlikle hayır!

                             ***

1930’lu yılların CHP’si olmadıklarını söyleyen Ana Muhalefet Partisi YCHP, Amerika Atatürk Derneği üyeleri ve dostları, AKP karşıtı dernekler, gazeteler, sendikalar bu taslağa karşı çıktılar.

AKP yandaşı sendikalar, yayın organları ve çeşitli kuruluşlar da bu taslak izlenceyi alkışladılar.

Çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptığım yıllardan kalma bir alışkanlıkla bu taslak programı didik didik inceledim. Aslında boşuna zahmet etmişim.

Atatürk’e, Atatürk Devrimleri’ne, Laik Cumhuriyet’e düşman olanların, o Cumhuriyeti yıkıp yerine Osmanlı modeli bir İslam Devleti kurmak isteyenlerin nasıl bir tarih isteyecekleri, zaten herkesçe bilinen bir olguydu. Manşinel ağacından ballı incir toplanır mı? (Manşinel, meyveleri çok zehirli olan, elmaya benzer bir ağaçtır. HK)

                             ***

Atatürk’ün hayatını kaybettiği gün, bir İtalyan gazetesinde çıkan yazıda şöyle deniliyordu: “Sezar, İskender, Napolyon ayağa kalkın… Büyüğünüz geliyor.”

Belçikalı Düşünür Daniel Dumolin, kendi ülkesinde basılmış ve Türkiye’ye gönderilmiş bir yılbaşı kartının üzerine: Türkiye, Atatürk’ü Allah’a Borçlusun, Geriye kalan her şeyi de Atatürk’e…” tümcesini yazmıştı.

Yaptıklarını tüm dünyanın alkışladığı, sonsuzluğa uğurlandığında ise yine tüm dünyanın ağladığı bir lideri, kendilerini dev aynasında gören birtakım soysuz cüceler yok etmeye çalışıyorlar.

Çalışın bakalım, kuyruğunuzu arka bacaklarınızın arasına sıkıştırıp kaçacağınız günler yakındır!

Devamını oku »

Nis
19
2016

TİYATRO KURAN DÜŞÜNÜŞTEN, TİYATRO YOKEDEN DÜŞÜNÜŞE…

 

İnsanlar genellikle bir olayın içinde yaşarken, o olayın, içinde yaşadığı topluluğun nasıl bir değişikliliğe uğradığının göstergesi olduğunu ayırt edemiyorlar. Neden sonra o olay tarih kitaplarına konu olup da, toplumsal bir dönüşümdeki rolü ortaya çıkınca işin ayırtına varıyorlar.

Ben, evimizin hemen alt tarafında bulunan Hanegâh Camii minaresinden: “Tanrı uludur” diye başlayıp “Tanrı’dan başka yoktur tapacak” diye biten Türkçe ezanın okunduğu yıllarda doğdum. 1950’de 10 yaşımda iken aynı minareden, yine aynı kişinin –Kahyaoğlu Hafız Ahmet Amca’nın- yanık sesiyle “Allahuekber” diye Arapça ezan okuyuşunu duyduğumda, toplumumuzun nasıl birdönüşüm yaşadığının ayırdında değildim.

***

Bu yazı aslında geçen hafta bu köşede yayımladığım “Antigone’den Mızraklı İlmihal’e…” başlıklı yazının devamı sayılır.

17 Nisan köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü etkinlikleri nedeniyle bir albümü karıştırırken orada, Türk tarihinde bir ilk olan, mimarlığını Ankara Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğretim üyesi Mualla Eyüboğlu’nun yaptığı, 1943 yılında Hasanoğlan ve Çifteler Köy Enstitüleri öğrencilerinin alın teri, emeği ile yapılan amfi tiyatronun yapılış çalışmalarına ait bir fotoğrafla karşılaştım.

Daha sonra aynı albümde, köy enstitülü öğrencilerin kendi yaptıkları amfi tiyatroda sergiledikleri etkinliklere ait fotoğraflara baktım.

Tiyatro sahnesinin basamaklarında, ellerinde mandolinleriyle konser veren; sahnede halay çeken köy çocukları…

Bir başka fotoğrafta, tiyatro oyununda rol almış bir kız öğrenci… Ve hıncahınç izleyici dolu tiyatroda, izleyiciler arasında Cumhurbaşkanı İnönü…

73 yıl öncesi…

Devamını oku »